Her insanın ayrı bir hikayesi var..
İlk deneme yazımın ardından aldığım pozitif geri dönüşler beni çok mutlu etti. Sonuçta yazılarım birer deneme ve sadece içimden gelenleri paylaştığım anlarım. Sonuçta beğenilme, tasdik edilme ve benzeri beklentilerden uzak yazıyorum. Ama dostlarımın cesaret verici yorumları beni yüreklendirdi. Bu nedenle devam kararı aldım… Aslında “Değişim” bundan sonra yazacağım ilkyazımın konusu olacaktı fakat bu hafta katıldığım bir konferans esnasında duyduğum bir cümle beni çok düşündürdü. Bu konferans ve düşündürdükleri bende insanın hikâyesine yönelik bir şeyler yazma ihtiyacı oluşturdu. Zira herkes kendi hikâyesine odaklı ama toplumda yalnız değiliz. Herkesin ayrı bir hikâyesi, bu hikâyelerin de oyuncuları var…
Önündeki içkisinden bir yudum daha aldıktan sonra derin bir iç çekti ve “Hayatımı yazsam roman olurdu” dedi. Bu laf bana daha çok içki masalarında dile pelesenk olan bir ifade gibi gelse de -yine de – usulca yan masaya kulak verdim. Kulak verdim diyorum; versem de vermesem de zaten sırt sırta oturduğumuz bu meyhanede kimsenin kimseden bir şey saklayabilmesi olası değil. Laf dinlemek âdetim değil zira bu mekân yalnız başına oturup kendimi dinleyebileceğim, bu anları yalnız yaşayabileceğim bir mekân değil… Diğer adam hiç oralı gibi görünmese de sıkıntısı yüzündeki ifadeden çok net anlaşılan dertli olanı sözüne devam etti. Sanki bir senaryodan ezberlediği replikleri hızlı bir şekilde ardı arda sıralarcasına konuşmaya başladı. Bende bıraktığı etki; sanki bu noktadan sonra içinde kalanları tamamen dışa dökmek istiyordu. Karşısındakinin yorumlamasını bile beklemiyordu. Dinlesin yeterdi. Öyle ya, artık kimse bir başkası ile dertleşemiyor. Yani tam anlamıyla dertleşmiyor. Sadece içindekileri bir şekilde boşaltmaya çalışıyor. Bu sorunları dışarı boşalttıkça sanki yüklerinden az da olsa kurtulabileceğinin beklentisi ile konuşuyor da konuşuyordu. Bir an, diğer adamın bu aralıksız sözcüklerin arasında boğulmak üzere olacağı görüntüsü çizgi film misali gözümün önüne geldi. Sonra dinleyen adama saygı duydum. Benim böyle bir dostum yoktu zira. Bırak dostu, akrabam bile yoktu beni can kulağıyla dinleyebilecek. Çünkü herkesin “benden çok“ derdi vardı. Hastayım desen lafı ağzına tıkar “Benim de şuram buram…” diye başlayan cümlelerle seni bastırırlardı. Para, işyerindeki sıkıntılar, evdeki problemler hep içinde bir yerde ur gibi büyür ama paylaşmaya kalktığında kendi problemine şükredecek kadar seni bastırırlardı. Ama dinleyen adam sanki sabır taşıydı. Sessizce dinledi, dinledi ve dinledi. Adamın anlattıkları gerçekten insanı hissi olarak tam on ikiden vuracak derecede yoğun ve hazindi. Ama ben anlatılan tüm bu karamsar olayların ve sıkıntıların dışında, bu adama, dostunu içtenlikle dinleyen bu adamın duruşuna, destekleyici tebessümlerine ve dostunu konuşturup rahatlatmak için takındığı tavra hayran kaldım. Ne garip… Bir dostun dikkatle dinlemesi ve paylaşılanları içselleştirdiğini belli etmesi ne kadar özlenen ve istenen bir şeymiş dedim içimden. Neredeyse kıskandım. Sonra da düşündüm; “Acaba bir ben miyim böyle düşünen? Kalabalıklar işinde yalnızlık yaşayan? Sıkıntılarını kendi dünyasında yaşayan ve dertlerini açabilecek, kendini gerçekten dinleyebilecek bir dostu dahi kıskanacak derecede yalnız olan?” Zira herkesin bir hikâyesi var. Var ama; bakalım anlatabileceği gerçekten dostları da var mı?
Bu düşünceler içinde kendi dünyama tekrar yoğunlaştığımı hissettim. Artık yan masa kendi içinde hikâyesini anlatadursun ben tekrar kendi hikâyeme dönmüştüm. Ne de sıkıcı ve tekdüze bir yaşantım vardı. Oysa bu meyhaneye bütün gemileri yakarak ve artık yaşamakta olduğum sorunlara, kaderime isyan edecek bir manifesto hazırlamak amacıyla gelmiştim. Gel gelelim olmadı. Duyduklarım, gördüklerim kendimce yaşadıklarımı, hissettiklerimi bir kez daha düşünmemi, gözden geçirmemi bana düşündürdü. Zira her hikâye başka, her hikâye özgündü. Ve benim gördüğüm kadarıyla benim hikâyem sadece basitçe yönetilebilir sorunlarla doluydu. Belki de sorunlardan çok – eğer bu sorunları önleyemiyorsam – sonuçlarına odaklanmak hatta bazen bunları olgunlukla göğüslemek gerektiğini düşündüm. İş hayatında her krizin bir fırsat yarattığını tartışırken kendi dünyamızda yaşadığımız krizler bize başka fırsatları da getirir miydi? Bunu bilebilmem çok zor ama bir gerçek var; problemleri olgunca göğüslemek ve hikâyemizi paylaşabileceğimiz gerçek dostları bulmak en azından bu sorunları aşabilmek için en doğru yol olabilirdi. Meyhanede tavana asılmış ağlara tutunan deniz kabuklularına bakarak bunları düşündüm. Bu gün bu meyhanede yalnız başına tavandaki ağı inceleyecek kadar bir başına olmam zaten bana her şeyi anlatıyordu. Sorunumun yalnızlık olduğunu, daha doğrusu hayatımın tek kişilik bir hikâye olamayacağını o an anladım.“
İnsan günümüzde etrafına karşı ne kadar sosyal bir portre çizse de gerçekte kalabalıklar içinde dahi yalnızlıklar yaşıyor. Hayat ne yazık ki sosyal medya sayfalarındaki gibi mükemmel, mutlu, aşk ve sevgi dolu hikâyeler ile dolu değil. İçinde bulunduğumuz çağ zaten insanları sosyalleşmekten çok bireyselleştiriyor. Bir başka deyişle sosyalleşme çabaları bile gizliden bireysel bir mücadele ve yarışa dönüşmüş durumda. İlişkiler gittikçe yapaylaşıyor ve ifadeler ise tamamı ile “ben merkezli”. Yani gitgide bencilleşiyoruz. Hal böyle olunca hikaye kitaplarında, eski filmlerde gördüğümüz dostça diyaloglar, paylaşımlar, dostluklar ütopik geliyor. Hatta birazcık dışa dönük ve verici davranan birini gördüğümüzde yadırgıyoruz. Süreç bizi insani duygularımızı, bizi biz yapan değerleri saklamaya, daha sert, daha ulaşılmaz biri olmaya zorluyor. Ama insan sosyal bir varlık. Ne yaparsa yapsın bir başkasına ihtiyaç duyması bir eksiklik değil, doğası gereği bir zorunluluk.
Günler gelip geçiyor ve hayat hikâyemiz acı tatlı ilerliyor. Olana bitene hemen reaksiyon vermeden önce büyük resmi görmeli herkesin kendince bir hikâyesi olduğu gerçeğini hatırlamalı diye düşünüyorum. Sizin bu hikâye içinde o anki rolünüz her ne kadar kötü olsa bile bundan bir ders çıkartma imkânı mutlaka vardır. Çünkü hikayeniz siz yaşadıkça devam ediyor. Senaryosu ilerisi için umut veren bir hikâye yazmak istiyorsanız bu; gerçek dostlarınız olmadan mümkün olamıyor. Ve gerçek dostlar bu hikâyenin her zaman en iyi, en güvenilir karakterleridir. En önemlisi sizi can kulağıyla dinler, sizinle sevinir, sizinle üzülürler. Onların kıymetini bilin..
Benim yansıttıklarımdan da yeni kırınımlar oluşturabilecek birileri olur ümidiyle…
Bir yanıt yazın