Yalnızlık Bölüm 1
Yalnızlık bir seçim mi? Kaçış mı?
Hep kendi kendimize "Birgün alıp başımı gideceğim ve bir köye yerleşeceğim" deriz. Bu söylem ne derece gerçekçidir? İnsan yalnızken mi, yoksa sevdikleriyle beraber yaşarken mi mutlu olur? Kaçış söylemi bir protesto, bir mesaj mıdır söyleyenin çevresine? İyi anlamak lazım.
Yalnızlık
Dondurucu soğuğa aldırmadan odunları teker teker depodan evin önündeki açıklığa taşıyor ve yarma kütüğünün üzerine dikkatlice bırakıyordu. Kendisinden beklenmeyen bir atiklik ve güçle baltayı odunlara indirdiğinde parça parça dağılanları sepetine dolduruyordu. Bugün de 20-30 tane parçayı kırdı ve sepetini doldurdu. Odun parçalarını iyice yerleştirdikten sonra doğruldu ve karşıdaki vadiye doğru uzun uzun baktı. Soğuk havada üzerinden ter ile çıkan buhar o kadar çoktu ki uzaktan bakan biri kabanı tutuşmuş da için için yanıyor sanabilirdi. Sepeti eliyle şöyle bir yokladı, tarttı. "Çok ağır olmuş be!" dedi kendi kendine. Tekrar yere bir kısmını boşaltmayı düşündü ama sonrasında sürükleyerek kulübeye götürmeye karar verdi.

Ağır odun sepetini sürükleyerek kulübeye kadar getirdi. Ateşi iyice güçsüzleşen kuzineye hemen bir kaç tane odun atarak ateşi harladı. Zaten kaynamakta olan çaydanlığın içine birkaç tutam adaçayı ekledi ve demlenmesi için kuzine üzerine geri bıraktı. Yanlızlık, sessizlik ve dinginlik. Hepsi yıllardır sevdiği ve dostça beraber yaşadığı kavramlardı. Bir başkası olsa bu yaşta dağın başında yaşamını sürdüremezdi. Ama mücadeleciliği, inadı, hayata karşı duruşu onu hep diri tutmuştu. Birgün hayata, olana-bitene, kadere, herşeye rest çekerek doğasına, çocukluğunun geçtiği yayla evine çekilmişti. Hiç de pişman değildi. Ne şehrin karmaşası, ne de eş dost ve akrabanın dertleri. O şimdi yalnız başına münzevi bir hayat sürüyordu. İnsan gençliğinde adeta bir maraton koşarcasına hem kendiyle hem de diğer koşucularla bir yarış içindeydi. Hatta bir maraton değil de sanki boks veya güreş gibi... Sürekli diri ve formda olması gerekirken rakibini de anbean kontrol etme gerekliliği duyan biri gibiydi. Bir anlık dalgınlıkla rakibin yumruğunu balyoz gibi yüzünde hissedebilirdi. Veya tepetakla kendini minderde altta bulabilirdi. Zaman, insanlar, şartlar hep acımasızdı. O zaman da yapayalnızdı ama durup düşünecek zamanın yoktu. Çünkü hayat mücadelesi kesintisiz sürüyordu. Para kazanmak, başarılı olmak gibi toplumun herkese dayattığı hedeflere kesintisiz koşması gerekiyordu. Ama yaşlılık öyle bir şey değildi. onun için daha sakin, dingin ve koşuşturmayı gerektirmeyen bir dönemdi. Yaşlılık dönemi; tıpkı bir ressamın şöyle durup da bir kaç adım geri giderek yaptığı eser incelemesi gibi insana hayatını baştan aşağıya değerlendirme şansı veriyordu. Yıllar geçtikçe kendisiyle başbaşa kaldığında yaşamın anlamını, kendisinin bu dünyadaki yerini tekrar tekrar gözden geçirebiliyordu. Belki de bu detay onu dağ yaşamına bağlıyordu.

Adam nihayet kuzinenin karşısına oturmuş çayını yudumluyordu. Taze çayın hoş kokusu kulübeyi sarmıştı. Adaçayı kötü ruhları def edermiş diye düşündü. Yoksa adaçayı yakmak mıydı onları kovalayan? Her nasılsa işe yaramış ve kulübeye sanki tatlı bir huzur ve dinginlik getirmişti. Karşısındaki takvime bakarken anılarına dalıp gitti. Eşini toprağa vereli belki on yılı geçmişti. Şehrin keşmekeşi ile yıllarca boğuşmaktansa keşke onu da alıp buraya getirseymişim dedi içinden. Burasının havası, suyu, dinginliği adeta yaşamına yaşam katıyordu. Şehrin acımasız ve doğallıktan uzak hayatında biricik hayat arkadaşı gözleri önünde yitip gitmişti. Kötü hastalığın teşhisi ortaya bomba gibi düşmüştü. Bu hastalığı ortaya çıkaranın ne olduğu bilinmiyordu. Ama herkes stresin, düzensiz ve sağlıksız beslenmenin ve en önemlisi gelecekle ilgili kaygıların oluşturduğu gelecek korkusunun neden olabileceği tahmin edebilirdi. Bugün şöyle bir geçmiş yaşam öykülerine baktığında eve, mala mülke, kılığa kıyafete ne denli önem atfettiklerini düşündü. Halbuki bu münzevi dağ evinde tüm beklentileri karşılanmaktaydı. Ne mal, ne mülk, ne marka, ne de çevre baskısı. Minimal bir hayat düzeni ile mutluluğu yakalamak mümkünmüş dedi içinden. Eşi böyle biri değildi kuşkusuz. Sürekli yuvasını mükemmelleştirmek için güncel markaları takip eder, en popüler ürünleri evine kazandırmayı hayal ederdi. Perdeler, seramikler, gümüşlük içindeki biblolar, tabaklar, antikalar... Hasta olunca hepsinin ne kadar anlamsız olduğunu anladığında artık çok geçti. Hepsi salondaki vitrin içinde tozlanırken o hastanenin küçücük soluk ışıklı odasında son bir ümitle tedavisini alıyordu. Sonunda beklenen an geldi ve onu sonsuzluğa uğurlamak zorunda kaldı. Artık yapayalnız kalmıştı. Bu özlem dolu düşünceleri her bir kaç günde bir kez yaşıyordu. Derin bir nefes aldı. Çok özlemişti, göz pınarları doldu. Burada yapayalnızken kimseden çekinmesine veya utanmasına gerek yoktu. Gözyaşları yanaklarından aşağı yuvarlanırken ortamda sadece kuzinenin kaynattığı çaydanlığın fokurtusu ve dışarıdan gelen sesler duyuluyordu. Bir de arada sırada kendi iç çekişleri...
Bu düşüncelere dalıp gitmişken dışarıdan karda yürüyen birinin çıkardığı seslere benzer seslerin geldiğini fark etti. Sandalyesinden doğrularak perdeyi araladı ve camdan dışarıyı gözetlemeye çalıştı. Ama buğulanan camlardan dışarısını görebilmek pek mümkün değildi. Zaten camlar da çok kirlenmişti. Bu kez kapıya doğru yöneldi. Kapıyı hafifçe araladı. Karşılaştığı görüntüyle adeta şok oldu. Karşısında kocaman bir ayı ona doğru bakıyordu. Eli kapının ardına doğru gitti ama nafile, kapının arkasına dayalı tüfeğine çok uzaktaydı. Zaten o hareket edene kadar ayı kolayca ona ulaşabilirdi. Bu ayı da nereden çıkmıştı şimdi? Bunca zamandır dağda olduğu halde böyle kocaman bir ayıya rastlamamıştı. Çok sık olmasa da bazı hayvanların karda ayak izlerini görüyordu. Tilki, çakal belki bazen kurt... Ama ayı yaşadığı bölgede görmeyi beklediği bir hayvan değildi. Bu nedenle onu kanlı-canlı karşısında görmesi ani bir şok etkisi yaratmıştı. Neredeyse ona "Ne var? Neden geldin? "diyecekti ki ayının gözlerindeki ifadeye takıldı.

O devasa gövdenin heybeti, pençelerindeki acımasızlık bir anda arka planda kalmıştı. Adam adeta ayının gözlerindeki ifadeye takılıp kalmıştı.
DEVAMI HAFTAYA
Yalnız hayatına gelen bu hareket yaşlı adamı nasıl etkileyecek? Bekleyip haftaya göreceğiz.
İyi bir haftasonu dilerim.
Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.
Bir sonraki Blog Yazım için kalan süre:
Bir yanıt yazın