Güzel bir tesadüf
Hayat gerçekten tesadüflerle dolu mu?
Dedim ya; bir hafta hikaye, bir hafta spesifik bir konu... Bu hafta ikisinin bir karmasını paylaşıyorum. Belki sizlerin de böyle tesadüfi bir anınız, hayatınıza direk etki eden bir tecrübeniz vardır.
Tesadüfler ve beklenmedik olaylar bazen hayatımızı şekillendirebilİiyor. Böyle şeylere çok fazla inanmam ama başımdan geçen bir anıyı sizinle paylaşmak istedim. Bu anım tesadüflerin bir insanın hayatına nasıl etki edebileceğini bana apaçık gösterdi. Okuyunca bana siz de hak vereceksiniz....
Bu tecrübemi kişiler ve konumları biraz değiştirerek hikayeleştirdim. Bakalım beğenecek misiniz?
Yıl 1986, aylardan Eylül; sonbahar İstanbul'a çoktan gelmiş. O güne kadar İstanbul'u sadece televizyondan gören ben, birkaç gün önce İstanbul'a ayak basmışım. Harem'e veya Topkapı'ya çok karmaşık olduğu için gitmek yerine Çanakkale üzerinden giden bir İstanbul otobüsüne binmiştim ve Florya'ya yakın bir yerde inerek doğru Galatasaray tesislerine gitmiştim. Florya ve Galatasaray maceramı ayrı bir yazımda anlatırım.
Sabah erkenden kalkıp tesislerden çıkıyordum. Çünkü orası Simoviç, Prekazi gibi oyuncuların kaldığı lojmanlardı ve benim gibi henüz çömez bir futbolcunun orada kalması mümkün değildi. Sağolsun Mustafa Denizli hocanın yardımıyla yurt çıkana kadar geçici olarak orada kalabiliyordum. Ama kamp sorumlularının sürekli "Ne zaman sana yurt çıkacak?" sorularına maruz kaldığım için tesislerden erkenden çıkıp yine geç saatlerde giriş yapıyordum. Böylece bir anlamda kendimce "görünmez" oluyordum.
O sabah da tesislerden erkenden çıktım ve Florya istasyonundan trene bindim. Eminönü üzerinden Kredi Yurtlar Bölge Müdürlüğünün Cağaloğlu binasına gidecektim. Binaya vardığımda yine binanın önünde yüzlercesi benim gibi çaresizce yurt çıkmasını bekleyen öğrenci ile doluydu. İki gün önce gittiğimde yedek listedeydim ve zar zor kontrol ettiğimde halen aynı yerde olduğumu gördüm. O an bir cesaret ile içimden binaya yönelmek ve buranın müdürü kimse çalıp kapısını, neden bu eziyeti çektiğimizi sormak geldi. En üst kattaki ofisinin önünde sekreterine bir öğrenci olduğumu ve İzmir'den geldiğimi söyledim. Kendisi ile önemli bir konuda konuşmak istediğimi belirtince beni ciddiye alarak müdüre sordu. Müdür zaten kapının aralığından beni görüyordu ve eliyle bana gel işareti yaptı. İçeri girdiğimde günlük klasik evrak işleriyle uğraşan müdür beni pek de önemsemediğini belli ederek ne için geldiğimi sordu. Önemsemedi diyorum çünkü yüzüme dahi bakmıyordu. O evraklarını incelerken ben kısaca İzmir'den geldiğimi ve yedek listede olduğumu anlattım. Bir eğitimcinin çocuğu olduğumu, yurtta kalmak için gerekli özellikleri karşıladığım halde neden yedek listede kaldığımı sordum. Öyle ya, hem bir memur çocuğuydum, anne baba ayrı, gelirimiz kısıtlı... Daha ne olabilirdi? O da klasikleşmiş bir tavırla herkesin aynı özelliklere aşağı yukarı sahip olduğunu ve bunun değerlendirmesini adil bir şekilde yaptıklarını uzun uzun anlattı. O konuşurken ben artık sinirlerimi kontrol edemediğim için gözyaşlarımı tutamamıştım. Bana beklememi ve mutlaka yedek olarak bir yurtta yer bulabileceğimi söyleyerek ayaklandı ve beni kapının önüne kadar ona göre uğurladı, bana göre sepetledi...

Odadan çıkarken bir yandan gözlerimi siliyor bir yandan da kendime kızıyordum. Annemle babama kızıp İstanbul'u yazdığım güne lanet ettim. Sonuçta eziyetini yine ben çekiyordum. Çok da dayanacak gücüm kalmamıştı. Zaten tesislerde sürekli kapı önüne konma stresi yaşarken bir yandan da cebimde kısıtlı para kalmıştı. Artık ciddi ciddi seneye bir defa daha üniversite sınavına girmeyi düşünmeye başlamıştım. Sonuçta İTÜ'yü kazanan her yeri kazanabilirdi.
Bu düşünceler içinde tesislere döndüm. Düşündükçe bir çözüm aklıma gelmiyordu. Çalacağım tüm kapıları çalmıştım. Babam zaten "Bana mı sordun da İstanbul'u yazdın?" demişti. Birden aklıma teyzemler geldi. Her ne kadar babam annemden ayrıldıktan sonra onlarla görüşmüyor olsa da benim diyaloglarım devam ediyordu. Hemen bir jetonlu telefon ile onları aradım. Jetonların bana tanıdığı kısıtlı zamanda olanları anlatmaya çalıştım. O dönemde emniyette etkin bir görevde oldukları için bana bir faydaları olabileceklerini düşünüyordum. Bana hemen Fenerbahçe Orduevi'ne gitmemi söylediler. Orduevi komutanı rahmetli dedemin devre arkadaşıymış. Onlar da ilk otobüse binip hafta sonu gelecekler ve orada ne yapacağımızı planlayıp bir kez de kredi yurtlar bölge müdürünü beraberce ziyaret edecektik.
Orduevine gittim. Dedemin adı tüm kapıları açtı. Allah rahmet eylesin ismi bile bana yardımcı oluyordu. Orduevi komutanı beni bir odaya yerleştirdi. Günler sonra huzurla bir uyku uyumuştum. Ertesi gün yani Cumartesi günü teyzemler de geldi. Gündüz Kapalı Çarşı, Sultanahmet derken günü geçirdik ve tekrar orduevine döndük. Teyzemler "Pazartesi bir çözüm buluruz sen kafana takma" diyorlardı ama ben müdürün kararlı konuşmalarını hatırladıkça umudumu kaybediyordum. Akşam subay gazinosunda bir masaya oturduk ve akşam yemeği sipariş ettik. Orduevi komutanı da masamızı ziyaret ederek bir isteğimiz olup olmadığını sordu. Dedemin devre arkadaşı olduğundan teyzemleri bir evlat gibi görüyordu. Tabii ki beni de torun diyebilirim....
Fenerbahçe orduevinin büyük yemek salonunun büyüsüne kapılmış etrafa dikkatlice bakıyordum. Birden iki masa arkada oturan bir adam dikkatimi çekti. Adam ailesiyle beraber oturmuş akşam yemeğini yerken heyecanlı bir şekilde ailesine bir şeyler anlatıyordu. Bir anlık garsona doğru yüzünü döndüğünde bu adamın kredi yurtlar bölge müdürüne ne denli benzediğine hayret ettim. Adama dikkatle bakarken koca İstanbul'da - o zaman belki on milyondan fazla insan yaşarken - aradığım kişinin tam da dibimizde olabileceğine imkan veremiyordum. Albaya dönerek masayı gösterdim. Sanki bu adamı tanıyorum dememi takiben "Evet o Orhan Bey, Kredi Yurtlar Bölge Müdürüdür. Buraya yakın oturuyor, ara sıra ailesiyle gelir, yemeğe misafirimiz olur" dedi. O an hepimiz birbirimize baktık. İnanılır gibi değildi. Aradığımız adam dibimizde belirmişti.

Albay konuyu anlayınca teyzelerimden birini yanına alarak müdürün masasına doğru yöneldi. Adam önünü ilikleyerek ayağa kalktı. Albayı uzun uzun dinledi. Sonra teyzem de bir iki cümle söyledi ve hepsi birden bizim masaya bakarak güldüler ve sonra el sıkışarak masaya geri döndüler. Küçük teyzem "Senin işin tamam bizim Pazartesi 'ye kadar kalmamıza gerek kalmadı. Sen Pazartesi müdürün yanına git, o sana yardımcı olacak" dedi. Kulaklarıma inanamadım. Cuma günü beni odasından adeta sepetleyen müdür orduevinde yan masamızda belirmişti ve devamında tamamı 2 dakika süren bir görüşme kaderimi belirlemişti.

Pazartesi ofisine gittiğimde müdür bana bırakın bir odayı, yurtlar arasında seçim yapma şansını bile vermişti. Tavsiye ettiği yurda kulüpten eşyalarımı alarak hemen yerleştim ve önümde aydınlık bir yol oluştu. Sıkıntılı günler, gelecek kaygısı ve kulüp tesislerine gidip gelirken yaşadığım psikolojik baskı bitmiş artık kalacak bir yere kavuşmuştum. Bu gün söylemeliyim ki köpek bağlasan durmaz o yurt odasında, tıpkı asker koğuşu gibi sekiz ranzada altlı-üstlü 16 kişi kalmak bana adeta sarayda kalmak gibi gelmişti. İlk 3 senemi orada geçirdikten sonra bir iş bulunca eve çıkmıştım. Öğrenciliğimin en güzel günlerini orada edindiğim arkadaşlarla geçirdim. Ömür boyu unutamam...

Sözün özü; bir tesadüf hayatımı gerçekten değiştirmişti. Bir kitapta okusam, filmde görsem "Hadi ya!" derdim. Koca istanbul'da aradığın adamı tesadüfen aynı günün akşamı karşında bulacaksın ve işini çözeceksin. Olacak şey değil... Ama oldu. Bu sayede İstanbul'da kaldım, eğitim hayatıma devam ettim ve sonunda mühendis oldum. Bugünlere gelmemin ana sebebi hem okuduğum okul, hem de onun bana açtığı kapılardır. Bazen düşünüyorum; ya o gün teyzemleri aramasaydım. Onlar İzmir'den kalkıp benim için İstanbul'a gelmeseydi. Ben atlayıp geri dönseydim ve seneye bir başka üniversitede şansımı denemeye karar verseydim ne olurdu? Hayatımın rotası tamamen değişebilirdi. Belki İzmir'de farklı bir bölüm okurdum. Belki de futbola ağırlık verirdim, kimbilir...
Sonuçta insanın hayatında bazı dönüm noktaları vardır derler. Ama kuşkusuz o dönüm noktalarını belirleyen yine insanın kendisi gibi geliyor bana. Israr etmek, azmetmek, yılmamak, inanmak. Bu noktada kaderimi yine kendim yönlendirdim veya belirledim diye düşünüyorum. Hoş, eğer pes edip dönseydim yine kendim belirlemiş olacaktım. Ve sonucu ne olacaktı bilinmez. Belki de çok farklı bir hayatım ve geleceğim olabilirdi.
Şimdi gel de tesadüflerin insanın hayatına etkimediğini söyle...
İyi tesadüflerle dolu bir haftasonu diliyorum.
ATD
Bir yanıt yazın