İnsan Ne Zaman Yaşlanır?

İnsan Ne Zaman Yaşlanır?

Yaşlılık sonun başlangıcı mı

İnsan aynada kendine bakarken saçlarında beliren ilk beyaz teli gördüğünde “Herhalde biraz besin düzenime dikkat etmeliyim” der. Çünkü kabullenmek biraz zor gelir. Halbuki beyaz tel ve devamında görünecek yeni beyaz teller hiç de vitaminsizliğin bir sonucu değildir. Artık yaş ilerlemekte ve vücudun saati geriye doğru saymaya başlamıştır. Bu saat gençken saymıyor muydu? Tabii ki sayıyordu ama sonuçlarını kimse takmıyordu. Önce beyaz teller, sonra ellerde ve yüzdeki kırışıklıklar bazen de lekelenmeler yavaş yavaş belirdiğinde gerçekle yüz yüze kalmıyor muyuz? Bunlar yaşın ilerlediğinin göstergesi değil mi?

Yaşlanmak veya bunu kabullenemeyenlerin dediği gibi yaş almak yolun sonuna yaklaşmak mıdır? Birçok kişi yaşı ilerledikçe içinde bulunduğu yaşın psikolojisine kapılarak tavırlarını, hareketlerini- davranışlarını hatta giyim kuşamını dahi değiştirebiliyor. Sadece bedenleri değil psikolojileri de yaşlanıyor ve bu durumu gün geçtikçe kabullenmeye başlıyorlar. Halbuki insanın yaşam kalitesi hayat standardını ve fiziki görünüşünü belirliyor. Bundan belki 20-30 yıl öncesine kadar 55-60 yaş dedeliğin, anneanneliğin başladığı yaşlardı. Şimdi “Dede olmak veya anneanne, babaanne olmak yaşlanmak mıdır?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız bence de değildir. Ama ister istemez insan evladının çocuklarını kucağına alınca uzun bir yolu geride bıraktığını düşünebiliyor. Bugün artık gençler erken yaşta evlenmek yerine önce sosyal hayatta kendi ayakları üzerinde durmayı, sonrasında da belirli bir duruma ulaştıklarında yuva kurmayı düşünebiliyor. Bu durum maddi veya manevi şartlara bağlı oluyor. Yani madden yaşamın getirdiği tüm sorumluluklarını hakkıyla yerine getirebileceklerine inanmaları ilk aşamayı oluşturuyor. İşin manevi kısmı ise evlenip bir yuva kurmanın sorumluluklarını omuzlayabilecekleri olgunluğa gelip gelmedikleri ile ilgili diyebiliriz. Hal böyle olunca onlar geç evlendiğinde doğal olarak anne ve babaları da geç dede, anneanne veya babaanne oluyorlar.

Bir diğer etken tıp ve gelişen hayat standartları. Artık insanlar kendilerine daha iyi bakıyorlar. Gerek beslenme şartları gerekse insanların yaşlılık hastalıkları konusunda farkındalıklarının artması nedeniyle artık erken ölüm sürprizleri yaşanmıyor. Bu da insanların hayat süresini ciddi oranda uzatıyor. Günümüzde Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) göre yaşlılık dönemi genellikle 65 yaş ve üzeri olarak kabul edilmektedir. Bu dönem kendi içinde 3 gruba ayrılıyor; Genç Yaşlılık: 65-74 yaş Orta Yaşlılık (İleri Yaş): 75-84 yaş, İleri Yaşlılık (Çok Yaşlı): 85 yaş ve üzeri. Yani güncel verilerle 65 yaşa gelene kadar kimsenin kendisini “yaşlı” olarak tanımlamaması gerekiyor.

Durum böyle olduğuna göre artık yaşı en azından 65 ‘den küçük olanlara şöyle tekrar bir durup düşünmesini öneriyorum. Onlar kabullenseler dahi tıp ve bilim onların yaşlılığını kabul etmiyor. Öyleyse onlar da bunu kabullenmemeli. İnsanların yaşlanmak ile ifade etmeye çalıştıkları durum gerçekte nedir? Nedir yaşlılık? Bu durum bir şey yapmaya üşenmek midir? Veya bundan sonra değişmez diyerek kadere razı olmak mıdır? Ya da merak etmeyi bırakmak…

Birçok yaşlı kişiye yaşama karşı neden heyecanını kaybettiğini sorduğunuzda “Benden artık geçti” mesajını alırsınız. Bu kişilerin düşünmedikleri bir detay var. Yaşlanmak bedensel olarak değil, kafa olarak hayata karşı merakın ve cesaretin kaybedilmesiyle başlar. Yeni bir seyahat, yeni bir keşif veya yeni dostluklar… Bunlar hep gereksiz ve yorucu gelmeye başlar. Halbuki durum tavuk yumurta paradoksu gibidir. Yaşlandıkça yorgun mu hissederiz? Yoksa yorgunluğumuzu yaratan yaşlı hissetmemiz midir?

Şimdi yaşı 20lerde 30larda olanlar bu satırları hızlıca geçiştirerek okuyorlar. Ama geleceğin de bir gün geleceğini insan o yaşlarda düşünemiyor. Zaman adeta büyüklerimizin dediği gibi bir su gibi akıp geçiyor. Geçen hafta zaman ve olası evrenler konusunda yazmıştım. Sanki birbirini takip ediyormuş gibi oldu ama zamanın ne derece görece olduğu ve aslında nasıl yaşandığının daha öncelikli olması gerektiğinin altını çizmiştim. Kendimden örnek vereyim. Her iki dedem de 50li yaşlarda vefat etti. Ve gerçekten ölmeden önce tam anlamıyla bir dede hüviyetine bürünmüşlerdi. Yaş ilerlemiş, hareketler yavaşlamış, yılların alıp götürdüklerine karşı bir mücadele ve isyan yerine kabullenmişlik ve sessiz bir bekleyiş durumuna bürünmek. Aslında baba dedemi bu duruma tam olarak dahil edemem zira o yaşta da elinde tüfek, dağ bayır dolaşıp ava giden biriydi. Yine de ellili yaşlarındaki fotoğraflarına baktığımızda şimdinin 60lı yaşlarındaki insanlarından daha yaşlı göründüklerini söyleyebiliyorum. Bugün 60lı yaşlarında arkadaşlarımın dağlarda 60 km trail koşularını başarıyla tamamladığını düşünürsek yaşam standartlarını ve dolayısıyla yaşlanma etkilerinin ileri yaşlara ötelendiğini açıkça söyleyebilirim. Öyleyse bu olay biraz da kafada bitiyor. Öldüm, bittim, yaşlandım diyerek sızlanmak beklenen sonu yaklaştırıyor. Tersi ise yaşam süresini uzatıyor.

Sabah yatağından kalkan birinin hayata tutunmak için bir nedeni, motivasyonu olmalı. Birçok yaşlı ebeveyn için bu motivasyon torunları olabilir. Ama torun sahibi olmayan hatta evlatları evlilik bile kurmamış olanlar sessizce ölümü mü beklesin? Tabii ki bir tek motivasyon aracı çoluk çocuk değil. Çünkü bizler bu dünyaya sadece çocuk büyütmek ve soyumuzu sürdürmek için gelmedik. İnsandan yaşamın her anını verimli kılan eylemlere soyunması beklenir. Bir seyahate çıkmak, iki satır yazı yazmak, belki bir resim çizmek veya bir enstrüman çalmak zamanı verimli değerlendirmenin yolları olabilir. Defalarca üzerinde yazdığım gibi yaşadığımız bu hayatın bir anlamı olmalı. Bizleri diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğimiz düşünebilmemiz ve bir başkası için fayda yaratabilmemizdir. Ve yine sıkça tekrar ettiğim gibi bir insan ismi kâinatta tekrar edildiği sürece yaşar. Ölümsüzlüğün yolu geride bir şeyler bırakmaktan geçiyor. Bu sayede bir şairin uzun uzun düşündüren mısralarını, ressamın fırça darbeleriyle oluşturduğu şaheserleri görüyor onlardan hayranlıkla bahsediyoruz. Böylece bu sanatçıların yaşamlarımızda yer almasının bir anlamı oluşuyor. Belki de bu güzelliklerden esinlenenler çok daha güzel eserlere imza atarak hayatı insanlık için güzelleştiriyorlar. Yani varlıklarının insanlık için bir anlamı oluşuyor.   

Dikkat ettim de tüm tarihi ve kültürel noktalarda yaşça bizden daha büyük bir insan kitlesinin sıkça seyahat ettiğini görüyorum. Özellikle yabancıların bu konuya ama yurtiçinde, ama yurtdışında önem verdiği görülüyor. Yaşlı jenerasyonun sürekli bir devinim hali ve bu seyahat durumları sizlerin de gözlerinizden kaçmamıştır. Tabii ki bunun bir mali portresi var. Özellikle yabancılarda emeklilik döneminde bol bol gezecek bütçe imkanları çokça olabiliyor. Bizde de yaş ilerleyince çoluk çocuk, zorunlu giderler vb. azalınca bu tip aktivitelere ayırılabilecek bir bütçe oluşabilir diye düşünüyorum. En azından yakında veya uzakta; ülkemizin birçok köşesi keşfedilmeyi bekliyor. İnsan yaşamın koşuşturması içinde burnunun dibinde yer alan bir tarihi mekânı gözden kaçırmış olamaz mı? Posterlerde, afişlerde yazan konserleri veya tiyatro oyunlarını yıllarca es geçmemiş miyizdir?

Hiçbir şey için geç değil... Daha fazla gezmek, görmek, okumak, yazmak, dinlemek… Mümkün olabilir mi? Neden olmasın?   

Zamanınızı dolu dolu değerlendirdiğiniz bir hafta dilerim

Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.

Ücretsiz kopyanızı edinin!

2025 yılı boyunca yayımladığım ve okuyucular tarafından en çok beğenilen hikâyelerden oluşan DOST Bülten Özel Sayısı'nı ücretsiz olarak edinebilirsiniz.

Bu özel seçkiyi ücretsiz almak ve her cuma yayımlanan yeni yazılardan haberdar olmak için aşağıdaki forma e-posta adresinizi bırakmanız yeterli.

Blog Listem

Bu gönderiyi paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir