Zor Seçim… Karar Sizin!

Zor Seçim… Karar Sizin!

Neden olan mı? Yoksa maruz kalan mı?

Bu hafta yine bir "durum hikayesi"...

Hikayemin adı "Zor Seçim". Ama bu seçim hikayedeki karakter için değil, bizim için zor olacak. Okuyunca anlayacaksınız...

Zor Seçim

Psikolog önündeki tabağı göstererek "Hangisi sence daha lezzetli görünüyor?” diye sordu. Adam masaya yaklaştı. Küçük bir tabak içinde bulunan dört adet kanepeye dikkatle bakarak “Tatmadan, koklamadan nasıl anlayabilirim ki?” dedi. Aldığı cevabı hafifçe gülümseyerek elindeki not defterine kaydeden kadın tabağı hafifçe iteleyerek adamın önüne doğru sürdü: “Dene bir tane o zaman…” Adam elleri kelepçeli olduğundan zorlanınca psikolog dışarıdaki polise seslendi: “Memur Bey!” Camdan psikoloğun el hareketini gören memur hemen ofise girdi. Kadın: “Kelepçeyi açar mısınız?” Genç ve tecrübesiz bir polis olduğu her halinden anlaşılan memur telaşla “Amirimi aramam lazım” deyince kadın bir ton üstten çıkıştı; “Zaten kapıda bekliyorsun adamın 3. kattan kaçacağı yok. Bu şekilde işimi yapamıyorum, lütfen hemen aç!” Polis memuru çelimsiz bir kadını böyle bir katil ile yalnız bırakmaktan çekinerek; “Siz bilirsiniz ama amirim bana sorun çıkaracak görürse…” diyerek kelepçeyi açtı. Kendi kendine; “Sıkıntı, kaçmasından önce size bir şey yapıp yapmayacağı” diyerek tekrar kapının önüne çıktı.

Polis çıktıktan sonra psikolog tekrar adama dönerek; “Bana biraz kendinden bahset?”. Adam bir yandan kanepeyi ağzında çevirirken bir yandan da soruyu anlamamışçasına gözlerini kadına çevirdi. Psikolog soruyu açarak tekrar etti; “Nerede doğdun? Nasıl büyüdün? Annen, baban, ailen?” Adam derin bir nefes aldı ve belli ki rahatlamanın da verdiği ruh haliyle anlatmaya başladı; “Ben Adıyaman kırsalında doğmuşum. Ama çocukluğum, gençliğim burada, İstanbul’da geçti.” Kadın çayından bir yudum aldıktan sonra: “Nasıl yani? Adıyaman’da büyümedin mi?” Psikolog belli ki adamın kırsalda feodal bir yapı altında yetişip yetişmediğini sorguluyordu. Ama aldığı karşılık hiç de öyle bir durumun olmadığını gösteriyordu: “Küçükken babam şehirde çalıştığı inşaatta iş kazasında ölmüş. Köyde daha fazla babasız kalamadık. Annem tekrar evlenmek istememiş.” Belli ki kadını aile ve çevre baskısı kasabadan ayrılmaya itmiş. “Bir gün ani bir kararla annem ve üç kardeşimle birlikte İstanbul’a göçtük. Göçtük diyorum, çok küçük olmama rağmen tren seyahatimizi gayet net hatırlıyorum. Sonrasında İstanbul’da mücadele yılları başladı.”  

Adamın bu ifadesi psikologda beklediği gibi tipik bir kırsal hikaye olmadığını düşündürdü. Aksine tam da şehrin göbeğinde gelişen bir hikayeydi. Adam ikinci bir kanepeyi alıp alamayacağını düşünürken psikolog; “Çekinme hepsini yiyebilirsin” diye ekledi. Adamın cezaevi şartlarında bu kalitede pasta ve kanepe görmesi mümkün değildi. Zaten aslında dışarıda da böylesine güzel bir şey yememişti. Birkaç dakika içinde tabak boşalmıştı. Hepsini bir anda yemenin de verdiği mahcubiyetle arkasına yaslandı: ” Teşekkür ederim bu kadar güzel bir şey daha önce yememiştim” Psikolog görüşmelerinde ilk gerginliği kırmak için böyle bir taktik kullanıyordu. Ama bugüne kadar görüştükleri gibi bağımlılık tedavisi alan bir zengin aile kızı veya öfke kontrolü ile boğuşan bir iş adamı yoktu. Karşısında bu kez bir katil duruyordu. Suçlu biri ile görüşme yapmak onun da ilk tecrübesiydi. Ama insanlar değişmez. Hiç kimse lezzetli bir pastaya veya kanepeye hayır diyemezdi. Görüşme tansiyonu gittikçe olumlu yönde düşüyordu.   

Adam üzerindeki tutukluğu atmış bir şekilde, çözülürcesine devam etti: “Annem evlere temizliğe giderken ablalarım tekstilde işçi olarak çalışıyordu. Ben de kardeşimle beraber okula gidiyordum” Psikolog dikkatlice not alırken adamın her geçen dakika kendini daha da açtığına şahit oluyordu. Görüşme odasına girdiğinde adeta içine kapanmış ve tek kelime etmemişti. Şimdi ise sanki içindekileri birine anlatmanın vereceği rahatlığa doğru yönelmek istemişti.

Psikoloğun “Nasıl bir öğrenciydin?” sorusunda yerinden şöyle bir doğruldu ve kendinden emin “Tabii ki çok iyi bir öğrenciydim” diye cevapladı. Kadın detay istedi. Nasıl oluyor da Adıyaman kırsalından gelen bir çocuk derslerinde bu denli başarılı olabilirdi? “Köyünde okul var mıydı?” Adam geçmişte kalan bilgileri tekrar hatırlarken şöyle yukarılara doğru baktı ve; “Bizim köyde eski bir ahırdan bozma derslikte eğitim görüyorduk. Her sabah oraya koşarak gidiyorduk. Çünkü öğretmenimiz her gün bizi bu ahırdan bozma dersliğin dışına adeta tüm dünyayı gözümüzün önüne getirebilecek bir yolculuğa çıkarıyordu. Hayatımın en mutlu günlerini o derslikte geçirdim. Bunda tabii ki öğretmenimizin büyük payı vardı. Bana hep sen de bir öğretmen olmalısın derdi. Parasız yatılıya gitmemde ve öğretmen olmayı seçmemde ilkokul öğretmenimin payı büyüktür.” Psikolog bir yandan anlatılanları not alırken diğer yandan böyle bir eğitimcinin nasıl olur da bir katil olabileceğini anlamaya çalışıyordu. Mutlaka olayları bu aşamaya getiren bir şeyler olmalıydı. Mahkemede sinir krizi içinde kontrolünü kaybeden adamın tutarsız davranışları ve söylemleri nedeniyle hâkim cezai ehliyetini sorgulayacak kadar etkilenmişti. Bu nedenle bir psikolog görüşünün alınması kararı verilmişti.

Kadının karşısındaki adam gayet kibar, oturmasını kalkmasını bilen, kendisini çok da güzel ifade eden biriydi. Katil dendiğinde insanın kanı donar ve böyle biriyle yalnız kalmayı istemezdiniz. Ama psikoloğun karşısında oturan adam sanki vapurda, otobüste yan yana seyahat ettiğiniz kültürlü bir şehir sakini görüntüsündeydi.

Kadın daha fazla uzatmadan direk kritik soruyu sordu:” Anladığım kadarıyla iyi bir öğrenciydiniz. Ve kendinizi gayet güzel yetiştirmişsiniz. Hem de kısıtlı imkanlara ve olumsuzluklara rağmen… Öyleyse bu noktaya nasıl geldiniz?” Adam bir anda beklemediği bu soruya hazırlıksız yakalanmışçasına durakladı. Gözlerinde bir nefret ve sinir emareleri belirdi. Zor da olsa kelimeler ağzından dökülmeye başladı:” Ben okumayı çok severim. Gerek köyümdeki o derslikte gerekse İstanbul’da okuduğum okullarda kütüphanelerin devamlı müdavimlerinden oluyordum. Köyümdeki derslikte zamanında batıdaki şehirlerden kırsaldaki okullara yardım kampanyalarından gelen 45-50 tane kitap vardı. Bu kitapların hepsini bir çırpıda okudum. Hatta bazı klasikleri birden fazla okumuşluğum da vardı. Bu alışkanlığıma İstanbul’da da devam ettim. Zamanımın büyük kısmını kütüphanede geçiriyordum. Zaten evde çalışacak bir masam dahi yoktu. Orada hem ödevlerimi yapıyor hem de istediğim kitabı gönlümce okuyabiliyordum. Öğretmenlerim kitaplara olan ilgimi gördüklerinde çok mutlu oluyorlardı. Çünkü artık şehir hayatındaki koşuşturma temposu içinde kimse kitap okumuyordu. Ve eskisi gibi çocuklarına kitap okumalarını öğütleyen ebeveynler de yoktu. Onlar yorgun argın işten dönerken çocuklar TV karşısında zaman öldürüyorlardı. Daha o zamanlar bir gün öğretmen olursam öğrencilerimi kitap okumaya yönlendirme hayalleri kuruyordum.” Kadın anlatılanlar ile cinayetler arasında bir bağ kurmakta zorluk çekse de adamın sözünü kesmedi. Adam devam etti: “İlk atandığım ilkokul benim Adıyaman’daki ilkokulum gibi kırsaldaydı. Orada da ailelerle çocukların faydalı zaman geçirmesi konusunda anlaşamıyorduk. Onlar tarlada çalışmalarını bense kütüphanede biraz daha fazla zaman geçirmelerini istiyordum. Ama sonunda çocukların da desteği ile bunu aştık. Yıllar sonra o okuldan mezun birçok evladım beni ziyaret etti ve eserlerimle gururlandım.

Kadın daha da meraklanmıştı. Buradan nasıl bir cinayet hikayesi çıkacağını anlamak zordu. Adam koltuktan doğrularak konuşmasıyla günümüze doğru gelmeye başladı. “Görev aşkım beni öğretmenlikten milli eğitim müdür yardımcılığına kadar getirdi. Eğitimci kimliğimle ana amacım hep öğrencilerime faydalı olabilmek ve o küçük dünyalarındaki pencerelerini uçsuz bucaksız bilgiye açmalarını sağlamak oldu. Bu sebeple kasabamızda milli eğitime bağlı olan bir binada diğer şehir müdürlüklerinden gelen desteklerle kapsamlı bir kütüphane kurduk. İlk zamanlarda öğrencilerimiz pek ilgi göstermedi. Ama gerek benim girişimlerim gerekse öğretmenlerin de desteğiyle ilgiyi arttırdık. Okuma yarışmaları yaptık. Kitaplar, hediyeler dağıttık. Ve bir anda çocukları oyun salonlarından veya bizzat ceplerinde taşıdıkları telefonların mahkumiyetinden kurtardık. O kütüphanelerden birçok doktor, mühendis hatta meslektaş çıktı” Adam bunları anlatırken bir yandan sesi titriyor bir yandan da gözünde bir nefret ifadesi oluşmaya başlıyordu. Kadın halen duruma anlam veremiyordu: “Devam edin” dedi merakla… “Derken kasabamızın yeni belediye başkanı bu kütüphanenin olduğu binayı bir lokantaya çevirmeye karar verdi. Bir şekilde orayı milli eğitimden alarak belediyenin hizmetine çekti. Kitapların hepsi kutular içinde okulumuza geri gönderildi. Bir anda kütüphanemizi kaybetmiştik. Tabii ki buna izin veremezdik. Ve mücadelem başladı. Gittiğim her kapı yüzüme kapandı. Son olarak çalıştığım kurumdaki müdürüm de yapılacak bir şey olmadığını söyleyince belediye başkanının yolunu tuttum. Adamın okul, kitap veya eğitim ile bir ilgisi yoktu. Ne dediysem beni dinlemedi ve adeta beni odasından kovdu. Odasındayken kendimi zor tutuyordum ama bana yakışmayan bir şey yapmak da istemiyordum. Sinirle oradan çıkıp bu kez şehre, valiliğe başvurmayı düşünüyordum. Gün sonunda eve dönerek ertesi günü beklemeye koyuldum. Sabah ofisime gittiğimde geçici olarak görevden alındığımı ve bir başka ile tayin edileceğimi duyunca kan beynime sıçradı. Sonrası malum…”

Kadın kalemi masaya bırakıp arkasına yaslandı. Bunca emek ve çalışmayla bu noktaya tırnaklarıyla kazıyarak gelen bu adama içten içe saygı duymaya başladığını hissetti. Tabii ki insanın hırslarının esiri olması, anlık bir kararla yaptıkları mazur görülemezdi. Hele bir cana kıymak kabul edilemezdi. Hem katil olmuştu hem de 3 çocukla bir eşi arkasında bırakarak yıllarca cezaevinde ömrünü tüketecekti. Adam az önce anlattıklarının etkisiyle sanki her şeyi baştan yaşamışçasına bir sessizliğe bürünmüştü. O kendi dünyasında iç hesaplaşmasıyla baş başa iken psikolog da içinde bulunduğu durumu nasıl sonuçlandıracağını düşünüyordu. Raporu için aldığı notların altına büyük bir soru işareti koydu.

Suçlu tamamen sağlıklı düşünen biriydi. Psikoloğun raporu kuşkusuz katilin daha fazla hapis yatmasına neden olacaktı. Ama katil adam kendisine mental hastalık tanısı verilmesini bekleyecek kadar onursuz da değildi. Yaptığının cezasını çekecekti.

Kadın dışarıda artık sıkılmaya başladığı hareketlerinden belli olmaya başlayan memura seslendi: “Memur Bey görüşmemiz bitti” Memur içeri girdi ve adamın ellerine kelepçeyi tekrar taktı. Adam ayağa kalkarken kadına dönerek:” Beni dinlemeniz bir nebze olsun içimi rahatlattı. Yazacağınız rapor ne olursa olsun size teşekkür ederim. Uzun süredir kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim.”  Kadın da ayağa kalkarak onlarla kapıya doğru eşlik etti. Ve “Üzgünüm…” diyebildi.

Onlar koridorda uzaklaşırken psikolog kafasında öfke ve haklılık kavramlarının neden aynı cümle içinde doğru bir şekilde yer alamayacağını anlayarak masasına döndü.

Bir değerlendirme yapmak çok zordu. Bu kötü olayı oluşmasında kimin daha büyük payı vardı? Ölenin mi? Öldürenin mi?

Geçtiğimiz günlerde bir üçüncü sayfa haberinde okuduğum dramdan yola çıkarak yazdığım bu kısa durum hikâyesinde gerçekte final böyle olmamıştı. Öğretmenimiz görevden alınmanın verdiği üzüntüyle kendini asmış, çoluğunu çocuğunu geride babasız bırakmıştı. Yani olaya neden olan kişi değil, maruz kalan öğretmen bedelini canıyla ödemişti.

Ben hikayemde finali kendimce değiştirmek istedim. Bazen bir olayın ardından insan ister istemez bir seçim yapmak istiyor. Alkollü olarak direksiyon başına geçen biri, suçsuz bir yayanın ölümüne neden olabiliyor. Veya basit bir ihmal bir işçinin hayatına mal olabiliyor.

İlahi adaleti sorgulamıyorum ama bazen -içten içe- “Keşke ölüme neden olan kişi bu bedeli ödeseydi de suçsuz olan yaşasaydı” diyorum. İşte size zor bir seçim...

Seçimlerinizin size mutluluk ve huzur verdiği bir hafta sonu dilerim.

Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.
Bir sonraki Blog Yazım için kalan süre:
-111Gün -23Saat -1Dakika 00Saniye
Emoji Tepkileri
Blog yazıma emoji ile tepki verebilirsiniz
Blog Listem

Bu gönderiyi paylaş

Comments (4)

  • Oğuzhan Ovalıoğlu cevap

    Öfke ile aklın yer değiştirdiği anda haklı ile haksız da yer değiştirmiş oluyor maalesef

    6 Aralık 2025 , 16:07
    • admin cevap

      Değerli yorumunuz için teşekkür ederim

      6 Aralık 2025 , 16:51
  • Ahmet H. Dinçer cevap

    Neden olan da geçmişinde mağduriyetler yaşadığı için değişmiştir. Hiç bir bebek kötülük için doğmaz, şartlar onu şekillendirir. Çocuklara gösterilecek sevgi ve iyi eğitim bu yüzden çok önemlidir.

    7 Aralık 2025 , 11:00
    • admin cevap

      Değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

      7 Aralık 2025 , 12:05

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir