Okul mu? Spor mu?
İnsanı seçime iten ikilem...
Aslında bazen yaşadığım anıları hikayeleştiriyorum. Ama bu kez tecrübemi yıllar sonra sizinle "olduğu gibi" paylaşacağım. Bizler artık ellili yaşları geride bıraktık ve çocuklarımız da kocaman oldular. Ama belki bu tecrübeler onların çocukları için bir yol gösterici veya nasihat olabilir.
Çoğumuz okurken bir yandan müzikle, sporla veya resimle ilgilenmişizdir. Veya bazılarımız ebeveynlerinin sanatına ilgi duymuş okuldan artan zamanlarını atölyede veya dükkanda geçirmiştir. Ben de bir beden eğitimi öğretmeni çocuğu olarak erken yaşta spora heveslendim. Atletizm, voleybol, hentbol, futbol ve basketbol ilk dikkatimi çeken dallardı. İlkokul yıllarımda okulumuz Necatibey İlkokulu voleybolda bir ekol gibi bilindiğinden okulda spor yapan her öğrencinin hayali okul takımına girebilmekti. Ne yapıp edip beden eğitimi öğretmenimiz rahmetli Ergun Eleviş'in dikkatini çekmeyi başardım ve takıma girebildim. İzmir'de derece yapıp Kütahya'da Türkiye Şampiyonası elemelerine kadar gidebilmiştik. (Aşağıda Kütahya kadrosu, ben 10 numara ile tam resmin ortasındayım)

Sonra ilkokul bitti ve ortaokula devam ettim. Bir yandan kopamadığım Necatibey İlkokulu bahçesinde akşama kadar "top peşinde" koştururken bir yandan da 9 Eylül Ortaokulunda beden eğitimi öğretmenimiz Naci Onut' un özverisiyle oluşturduğu hentbol takımının bir parçası olmaya çalışıyordum. Bu takımda oynayan abilerimiz sonrasında Eşrefpaşa Lisesinde babamın sporcuları olmuştu. Hepsini kendime ayrı ayrı örnek alıyordum. Sonraki yıllar onları hep yakından takip ettim. Ortaokulda da bir yandan hentbol oynarken bir yandan da babama beni gönderdiği İzmirspor basketbol okulundan alıp futbola vermesi için yalvarıyordum. Evet biraz karmaşık ama bu sporları bir-bir ardı sıra yaptım. Sonunda Ortaokul bitti ve lise günleri başladı. Ben de hentbol ve basketbolu bir kenara bırakıp tamamen futbola yöneldim. Ortaokul son sınıfta ağır bir sarılık vakası geçirdiğimde doktorlar artık sporu biraz ikinci plana almamı önermişlerdi. Bense iyileştikten bir ay sonra genç milli takım kampına çağırıldım.

Hırsla ve inatla çalışmanın meyvelerini yavaş yavaş topluyordum. Bir yandan İzmirspor genç takımında parlarken bir yandan da eğitim yolculuğuma devam ediyordum. Futbol ve spor geçmişim hakkında söyleyecek çok şey var. Daha fazla bilgi için bu sayfayı ziyaret edebilirsiniz. Ben ana konuya gelmek istiyorum: Spor mu? Okul mu?

İşte bu kritik soruyu ülkemizdeki -her genç sporcu gibi- kendime soracağım noktaya liseyi bitirdiğimde geldim. Üniversite sınavı geldi çattı... Anne babaların genelde dediği gibi "Hayta gibi top peşinde mi koşturacaksın? Yoksa okuyup adam mı olacaksın?"... Sen on yıl boyunca en üst seviyede spor yap, milli takım seviyesine kadar gel ve gelinen noktada bu kararı ver. Kolay bir karar değil kuşkusuz... Olaya aileler ve yakın çevre açısından bakıldığında tartışmasız herkes okul cevabını verirken sağolsun ailem bu konuda beni serbest bıraktı. Ben de resmen "araf"ta kalacağım bir karar vererek ikisini beraber yürütmeye karar verdim. Ülkem şartları göz önüne alındığında ne kadar mantıklı bir karardı, tartışılır.
Üniversite sınavında İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünü kazanınca yolum İstanbul'a düştü. Üniversiteyi kazandığım yılın bir önceki baharında Türkiye Şampiyonasında Galatasaray'la karşılaştığımızdan hocaları bizi yakından tanıyordu. Ben ayrıca o zaman Altay'da 1.Ligde (şimdilerde Süper Lig) futbol oynayan Necatibey ekolünün yetiştirdiği futbolcu abimiz Reha Kapsal' dan da yardım istedim. Sağolsun beni değerli hocamız Mustafa Denizli ile tanıştırdı. Mustafa hocanın desteği ile 1986'da Galatasaray'a transfer oldum. Bu transfer esnasında rahmetli Doğan Emültay hocamın hem Mustafa Denizli'ye hem de Beşiktaş'ta Serpil Hamdi Tüzün hocaya benim için yazdığı tavsiye mektuplarını da not düşmek isterim. O zamanki heyecanımla bu mektuplardan sadece birini Mustafa hocaya teslim etmiştim. Keşke Serpil Hamdi Hocaya hitaben yazdığını bir hatıra olarak tutsaydım, ne kadar değerli bir anı...
İsmini duyduğunuzda GS gibi bir takımda oynamanın ne derece heyecan verici olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Ben de ilk zamanlarda aynı düşüncedeydim. Birkaç hafta önce yazdığım "Güzel Bir Tesadüf" isimli durum hikayemi okuyanlar bilir. Bir süre yurt çıkmadığı için resmen mülteci gibi sokakta kalmıştım. İşte o dönem GS (tabii ki Mustafa Hocanın da desteğiyle) kapılarını bana açmıştı. Her sabah Florya tesislerinde erkenden çıkıp okula gidiyor gece geç saatte tesislere giriyordum. Çünkü hergün "Ne zaman kamp tesislerini terk edeceksin?" baskısıyla karşı karşıyaydım. O dönem evinde beni misafir eden kaleci Hayrettin Demirbaş'ın da bende yeri ayrıdır. Sağolsun bana destek veren birkaç GS'liden biriydi. Diğerleri ise şimdilerde kaptan Bülent olarak tanınan Bülent Korkmaz ve bazı takım arkadaşlarımdı.

Gelelim beni bu yazıyı yazmaya iten olaylara...
Okulum İTÜ Ayazağa'da, kulüp ise Florya'da. Okula gitmek için önce (o zaman tren vardı) Florya İstasyonundan üç durak gidip Bakırköy durağında iniyordum. Sonra Bakırköy'den 85A nolu otobüs ile Mecidiyeköy'e gidiyordum. Devamında da Mecidiyeköy'den Şişli-Sarıyer (İstinye üzerinden giden) dolmuşuna binip Maslak-Ayazağa Kampüsü durağında iniyordum. Bu seyahat yaklaşık 2.5 saat sürüyordu. Dile kolay... O sürede İzmir'den Balıkesir'e gidilir.
Okula gittiğimde derslere geç kalınca "Çık dışarı zamanında derse gel" azarını işitiyordum. İsmi bende kalsın hep aynı hocanın dersine geç kalırdım. Fenerli olduğundan mıdır yoksa anfideki diğer öğrencilere show yapma takıntısından mıdır bilinmez beni hep dersten çıkarırdı. O dönemler bilim ateşiyle yanan üniversite hocalarının hayta gibi top peşinde koşan öğrencilere tahammülü pek yoktu. Bu günlerde Oğuz Atay'ın İTÜ'nün ve İnşaat Fakültemizin sembol isimlerinden Mustafa İnan için yazdığı bir biyografyi okuyorum. Samimi söylüyorum 1960'larda İTÜ'de hocalar çok daha anlayışlıymış. Yıllar geçtikçe bazı şeyler iyileşeceği yerde daha da kötüleşiyor. Bilmiyorum şimdi nasıl?

Okuldan antrenmana dönmek de pek farklı değildi. Öğleden önce son derse girmeyip saat 14:00'de Florya'daki antrenmana yetişebilmek için tekrar yola çıktığımda eğer antrenmana geç kalırsam bu kez de antrenörün reaksiyonu ile karşı karşıya kalıyordum. Üstelik onun reaksiyonu üniversite hocasından daha da ağır ve seviyesizce olurdu. Burada isim vermeyeceğim; muhtemelen ölmüştür saygısızlık olmasın; sinkaf ile geldiğim yere gitmemi söylüyordu. İtiraf edeyim o karda kışta 5 dakika geç geldiğim için antrenmana alınmadığımda oturup hırstan ağladığımı bilirim.
Yani İTÜ Çevre Mühendisliği bölümünde okuyorsunuz ve aynı zamanda Galatasaray'da futbol takımındasınız. Sizce bu sürdürülebilir mi? Şimdilerde bile mümkün değil. Çünkü okul-kulüp işbirliği safsataları yıllardır söylense de realitede futbol marketinde okuyanlar, okullu olanlar pek tercih edilmez. Hatta daha önce defalarca söylediğim gibi hor görülür. Kafası çalışanı, mürekkep yalamış olanını sevmezler.
2008 Yılında Futbol Federasyonu'nun Ankara'da düzenlediği Temsilci Kursuna katıldığımda, mülakatta beni okumuş olduğum için elemişlerdi. İnanılır gibi değil öyle değil mi? Orada profesör ünvanlı ismi lazım olmayan bir yönetici bana mülakat esnasında "Kardeşim iki üniversite bitirmişsin, yabancı dil var, General Elektrik'te çalışıyorsun, senin ne işin var TFF'de" demişti.

Ne yazık ki mühendislik okuyabilmek için profesyonel bir geleceği rafa kaldırıp futbolda amatörce devam etme kararı aldım. Bugün bile bu denli heyecanla yazışımdan fark ettiğiniz gibi halen çok kırgın ve sinirliyim. Yıllar geçti ama bugün bir şey değişti mi? Hayır... Oğlum da benim gibi bu tercih sınavına maruz kaldı ve süper lig seviyesinde hentbol oynamak yerine mühendislik tahsilini tercih etti. Zaten o da gittiği ilk Hentbol Milli Takım hazırlık kampında daha ilk antrenmanda hocanın okuyanlar ve okumayanları iki gruba ayırmasıyla tanışmıştı bu seçimle... Milli takıma Beşiktaş kulübünden gelen hocanın okuyanlara güveni yokmuş. Onlar okuyup giderlermiş. Halbuki okumayanları köle gibi istediği şekilde kullanabilirdi. Bunu duyduğumda şaşırmadım. Benim öğrencilik yıllarımdan oğlumun kulüp serüvenine kadar geçen süre içinde spordaki anlayış bir arpa boyu ilerlememiş.
Demek ki 1986'dan 2025'e yaklaşık 40 sene geçmiş ama hiçbir şey değişmemiş. Ve bu kafayla da değişmez. Bizler arada bir kaç tane mürekkep yalamış sporcuyu haber yapıp, göklere çıkarıp geri kalanları bildiğimiz gibi cahilliğin verdiği güçle yoğurup şekillendirmeye devam ederiz.
Şimdi bir de siz karar verin Okul mu? Spor mu? Yoksa ikisi birden mi?
İyi bir hafta sonu dilerim.
Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.
Bir sonraki Blog Yazım için kalan süre:
Bir yanıt yazın