Zaman geriye akar mı?
Zamanı geri alabilseniz bu şansı kimin için kullanırdınız?
Geçen hafta saatler hakkında bir blog yazısı yazmıştım. Umarım saat konusunun kafa karıştırıcı detaylarına girmeden bilgi sahibi olmak isteyen siz dostlarıma faydası olmuştur. Saat ile yola çıkınca bu konuda uzun süredir aklımda dolaşan bir hikaye taslağını ele aldım ve tamamlayarak sizlerin beğenisine sunuyorum.
Hayatımıza anlam katabilmek kendi elimizde... Ama elimizde olmayan şeyler de var. Yaşam koşuşturmacasının içinde karşılaştığımız sorunların çözümünde önce kendimizi mi ön plana alıyoruz? Yoksa siz de kendiniz dışında herkese yardım eli uzatanlardan mısınız? Kısa hikayemizde kahramanımızın başından alışılagelmiş olayların çok dışında bir deneyim geçiyor. Bakalım beğenecek misiniz?
§
Zaman Geriye Akar mı?
Her sabah olduğu gibi gözlerini açtığında saat nereyse 9:00 olmuştu. Gece geç saatlere kadar yatağa gitmemek için bir neden bulur ama sabahları da kalkamadığından şikâyet ederdi. Geç saatlere kadar bilgisayar karşısında oturmuş kendini iş güç dışında her şeyle meşgul etmişti. Uykuya daldığında zaten gecenin ortası olmuştu.
Yatakta doğruldu ve dışarıdan pencereye yansıyan sabah koşuşturmasına doğru baktı. Pencerenin yarısı zeminin altında kaldığı için yürüyenlerin ancak dizden aşağıdaki bölümünü görebiliyordu. Perdeleri açıkken gelen geçen eğilip evin içine bakıyordu. Kapadığında ise evin içi karanlığa bürünüyordu. O yüzden sadece kalın bir tül perde takmıştı. Nispeten içerisini göstermeyen perde güneş ışığını da çok fazla engellemiyordu. Bir süre daha geçenlere, insan silüetlerine ve bazen gelip geçen sokak kedilerinin gölgelerine baktı. Tekrar tekrar çalan alarm sıkıntı vermeye başladı ve bir sinirle alarmı kapatıp telefonu yatağa fırlattı.
Kahvaltı alışkanlığı yoktu. Dışarıda bir şeyler atıştırıp işe gitmeyi alışkanlık edinmişti. Bu yüzden buzdolabı tamtakır boştu. Sadece akşamdan kalan bir ton balığı konservesi ve yarım kola şişesi, geri kalanlar, ıvır zıvır… Hemen bir kot pantolon, üzerine bir tişört uydurup dışarı çıktı. Kot için ütü sorun değildi de tişörtün kırışıklıkları çok kötü görünüyordu.

Apartmandan çıkıp günün koşuşturmacasına o da katıldı. Metronun yürüyen merdivenlerinden aşağı doğru akan insan seline dahil oldu. Kartını basar basmaz metro merdivenlerine yöneldi. İnsanların çoğu sessiz ve adeta robotlaşmış hareketlerle gideceği yöne yöneliyordu. Birkaç dakika içinde metro geldi ve tesadüfen boş bulduğu bir koltuğa oturdu. Adettenmiş gibi hemen cep telefonunu cebinden çıkararak oyun oynamaya başlayacaktı ki karşısında oturan çiftin kucağındaki çocuğun horlamasına takıldı. Sabah sabah o koşuşturma ve gürültü içinde çocuk gayet rahat hatta horlayacak şekilde uyuyabiliyordu. O ana kadar dikkat etmemişti annenin kucağındaki şeffaf poşet içinde bir sürü tıbbi malzeme ve dışarıdan pijama olduğu sanılabilecek çizgili bir giyim eşyası vardı. Baba ise yorgunluktan göz altları morarmış ve bitkin haldeydi. Bu halde çocuğunu kucağında tutuyordu. Babası gibi görünüyordu ama dayısı veya amcası da olabilir miydi acaba? Kadın kesin annesiydi ama adam için babası diyebilmek zordu. Nedense babası gibi dursa da net olarak çocuğun babasıdır diyebilecek bir intiba uyandırmıyordu. Herhalde çocuğu tutuşundan veya ona olan ilgisizliğinden olsa gerek böyle düşünmüştü. O an kendi babasını hatırladı. Babalar çok ilgili davranıyor gibi görünmeseler de içten, hislerini pek göstermeden severlerdi. O güvenli kollarda uyuyabilmek için numaradan uyuma rolü yaptığı çocukluk yıllarına gitti. Düğünlerde, misafirliklerde saatler ilerleyince hemen sandalyeler birleştirilip çocuklar uyutulurdu ama o öyle kolayca uyutulabilecek bir çocuk değildi. Babasının kucağına kurulmadan uyuması mümkün değildi. Ayakta durabileceği son ana kadar yaramazlık yapar, annesi babasına “Bey artık al bunu kucağına yoksa düşüp şimdi bayılacak” dediğinde sessizce babasının kucağına kıvrılırdı. Şimdi ne kadar uzakta kaldı o yıllar diye düşündü. Bunları düşünürken metronun ineceği durağa doğru yaklaştığını fark etti. Hemen ayaklandı. Aile de aynı durakta kalktı.

Metro çıkışı hızla yürüyen insan kalabalığına ayak uydurdu. Bir yandan telefonundaki saate bakarken bir yandan da başhemşireye ne mazeret uyduracağını planlıyordu. “Hastayım”, “Memleketten akrabam geldi” gibi mazeretleri defalarca kullandığı için daha yaratıcı bir yalan uydurmalıydı. Hastane kapısına yaklaştığında simitçiyi gördü. Önünde durdu. Ceplerini para bulmak için karıştırırken metrodaki ailenin hastaneye doğru aceleyle gittiğini fark etti. Bozukları simitçiye uzatıp kahvaltılığını aldı ve dudaklarından “Allah yardımcıları olsun” cümlesi süzüldü.
Hastane kapısından tam girecek iken kapının hemen yanında oturan ve kılık, kıyafeti pek de düzgün olmayan bir adam ona doğru ayaklandı. İster istemez adamın kendine doğru geldiğini gördüğü için adımlarını hızlandırmak istedi ama yine de adamın gelip önünü kesmesini önleyemedi. Adam usulca “Beyefendi çok zor durumdayım, bana yardım eder misiniz? Saatimi satmak istiyorum” deyince derin bir nefes aldı. Kibarca “Sağ olun ben saat takmıyorum. Bugüne dek ihtiyaç da duymadım” diyerek başında savmaya çalıştı. Adam ısrarcı şekilde “Ama bu saat bildiğiniz sıradan bir saat değil…” sözü üzerine bir süre duraladı. Adamı kırmamak için saati eline aldı. Şöyle bir baktı. Saat markası ve modelini daha önce bilmediği sıradan bir saatti. Hatta küçükken bu tip saatlere arkadaşlarıyla kendi aralarında dede saati derlerdi. Çünkü birçoğuna dedelerinden bu tip saatler yadigâr kalmıştı. Ama onun böyle bir saati olmamıştı. Klasik yuvarlak kadranlı, sadece akrep ve yelkovandan oluşan, alt tarafta küçük bir saniye bölümü bulunan sıradan bir saatti. Adama tekrar saati istemediğini söyleyecek bir mazeret ararken “Cebimde zaten bu kadar para var” diyerek birkaç tane elli lira ve diğer bozukları göstermiş bulundu. Adamın “Bu kadar da olur” demesiyle paraları alması bir oldu. Yaşlı adam uzaklaşırken elindeki saatle adamın ardından öylece bakakalmıştı. Bir saate, bir de hastane girişindeki büyük saate baktı. Saatin ayarı tamdı. Bileğine taktı ve istemsiz gülümsedi. Bunca yıl saat takmadığı bileğine şimdi bu dede saati takmıştı.
Bir yandan koridorları hızlıca geçerken bir yandan da tekrar uyduracağı mazereti planlıyordu. Servise geldiğinde tüm hemşirelerin gayet rahat sabah çaylarını yudumladıklarını gördü. Röntgen servisindeki hemşire; “O kimleri görüyorum beyefendi nihayet teşrif ediyorlar” şeklinde her zamanki densizliği yaptı. Bu densizliğe “Siz de maşallah kahvedeki gibi çay içip sohbet ediyorsunuz” diyerek adeta zeytinyağı gibi üste çıkmaya çabaladı. Daha uydurduğu mazereti söyleyemeden; “Şansın var bugün başhemşire izinli. Doktor bey de gecikeceğini söylemiş, anlayacağın yırttın yine…” Bu sabah duyabileceği en güzel şeyi duymanın verdiği keyifle rahatladı. Hemen çay makinasından bir bardak doldurup o da bir sandalyeye kuruldu. Çay ve simit ikilisiyle kahvaltısını yaparken ortada dönen konuşmalara kulak kabarttı.
Hemşirelik çok yorucuydu. Sabah erkenden çıktığı evine bazen çok geç saatlerde dönebiliyordu. Hastanenin dolu koridorları, bitmeyen telaşı ve her gün yaşanılan aşırı stres insanı yıpratıyordu. Ama severek seçtiği bu meslek ona hiç bir zaman zor gelmemişti.
Kardiyoloji servisinde bu sabah ciddi bir kalabalık oluştuğundan bahsediyorlardı. Herhalde çok fazla randevulu hasta gelecekti. O sırada heyecanla personel kantinine giren kardiyoloji hemşiresi, başhekimin boşta olan hemşirelerin acilen kardiyolojiye gelmesini istediğini söyledi. Ciddi bir hasta yükü olduğunda servislerin böyle uygulamaları vardı. Hemen kantinden iki tane hemşire kardiyoloji hemşiresinin peşine takıldı ve aceleyle çıktılar. O da hemen üzerini değiştirip çalışma kıyafetlerini giymek için soyunma odasına yöneldi. Bu arada sanki yıllardır saat takarmış gibi bileğindeki saate şöyle bir kez daha baktı. Saat tıkır tıkır çalışıyordu. Cebindeki son paraları verdi ama antika saat gittikçe hoşuna gitmeye başlamıştı.
Üzerini değiştirip onlarca kişinin sıra beklediği salona yollandı. Aynı salonun yan tarafında şifre ile girilen anjiyo servisi de vardı. Bu servisin kapısında her zaman içerideki hastalarından haber bekleyen yakınları kümelenirdi. Hastaların arasından direk servise girmeye çalışırken metroda gördüğü kadını ve bu kez kucağındaki çocuğu gördü. Ama adam yoktu.

Otomatikleşmiş bir şekilde şifreyi girdi ve açılan kapıdan içeri süzüldü. İçeride servis odalarının hepsi doktorlar ve hastaları ile doluydu. O da servis yöneticilerinin ona gösterdiği bir odaya yöneldi. Doktora yardımcı olacaktı. Daha önce kardiyolojide görev almamıştı ama söylendiğine göre hemşirenin yapabileceği çok fazla bir iş yoktu. Girişimsel cerrahi uzmanı zaten konuya hakimdi ve her şeyi tek başına yönetiyordu. Doktor gerekli hazırlıkları yaparken servis koridorundaki olağandışı koşuşturma ve telaşı fark etti. Hemşireye; “Çık bak bakalım serviste bu telaşın nedeni neymiş?”. Hemşire kafasını dışarı uzatmasıyla birlikte birçok doktor ve hemşirenin karşı odadaki hastaya müdahale etmeye çalıştığını gördü. Biraz daha ilerleyip aralarından hastaya doğru baktığında onun büyümüş göz bebeklerini ve acı çeken yüzünü gördü. Evet oydu. Metrodaki baba… Sabah demek ki hastaneye çocuğu için değil bizzat kendisi için gelmişti. Doktorların çabası ve telaşı bir işe yaramamıştı. Doktor “Maalesef hastayı kaybettik, ex oldu… “diyerek hemşireye “Lütfen not alın; ölüm saati 10:34”. O da hemen saatine baktı. Evet, saat 10:34’ü gösteriyordu. Ama saatin saniyesi artık hareket etmiyordu. İşaret parmağıyla saatin camına bir iki kez vurdu, kulağına götürdü. Ama saat çalışmıyordu. Hatta sesi bile çıkmıyordu. Öylece 10:34’te durup kalmıştı. Odadaki telaş ve koşuşturma yerini sessizliğe ve hüzne bırakmıştı. Ölüm sıklıkla hastane koridorlarında dolaşsa da her seferinde hepsini derin bir üzüntü ve başarısızlık hissi sarıyordu. Sonuçta onlar da birer insandı. Doktor sinirli bir şekilde kalktı ve eldivenlerini çöpe savurarak odadan çıktı. Yavaş yavaş herkes görev yerine yönlendi ve hasta masadan alınıp morga kaldırılmak üzere hazırlanmaya başladı.
Anın verdiği karmaşık hislerle doluydu. Tekrar saatine doğru bakmaya başladı. Çalışmayınca tepesinden çekip akreple yelkovanı ileri geri oynatmak istedi. Saatin tepesini bir tur geriye çevirmesiyle bir anda gözleri kararmaya başladı. Her şey adeta etrafında dönmeye başlamıştı. Artık ayakta duracak gücü kendinde bulamıyordu. Kendini karanlığa bıraktı…
Gözlerini tekrar açtığında evinde, yatağındaydı. Kolundaki saat sabah 8:55’i gösteriyordu. Buna bir anlam veremedi. Bir anda evine ışınlanmışçasına geri gelmiş olması anlamsızdı. Hem de zamanda geri gitmiş gibi… Saat bileğinde olmasa o günü yaşamadığını, sanki bir rüya gördüğünü düşünecekti. Ama duvardaki saate baktığında saatinin doğru olduğunu anladı. Gözlerine inanamadı. Yataktan doğrulup televizyonu açtı. Televizyonda sabah haberleri vardı ve haberler yine aynıydı. Garip ama aynı günün sabahını tekrar yaşıyordu...
--------------------------------------------------------1.Bölümün Sonu -------------------------------------------------------
Kahramanımız gizemli saat sayesinde aynı günün sabahına geri döndü. Bakalım tekrar aynı günü yaşarken hayatında bir şeyleri değiştirebilecek mi? Bu soruların cevabı haftaya hikayenin finali olan 2. Bölüm'de...
İyi bir hafta sonu dilerim.
ATD
Comments (2)
44 yıl öncesine gittim ben de misafirlikte uyuyormuş numarası yapardım sırf eve giderken babam beni kucağına alsın diye.
Zaman daha çok ileri doğru akıyor 🙂