Keşke…

Keşke…

Zamanı keşke geri alabilsek...

Blog yazılarımda hayata dair, güncel konular hakkında yazdığımı biliyorsunuz. Ama benim bir de kurgu-roman merakım var. Romanlarımı okuyanlar bilir. Son zamanlarda çalışma hayatının yoğunluğu yazma sürecimi bana sürekli erteletiyor. Roman yazamasam da kısa hikayelerimi bir kenara not alıyorum. Kim bilir, bir tanesi bir gün belki romana evrilebilir. Bu kısa hikayelerimi arada sırada blogum üzerinden sizlerle paylaşacağım. Bu gün konum keşke diye hayıflandığımız anlar…

Hepimizin keşke dediği anlar vardır. Zamanı geri alamadığımız… Gerçekleşebileceği mümkün olmasa da hayıflanarak derin bir keşke çektiğimiz anlar. Bu noktaya gelmeden önce düşünebilsek keşke. Ama ister kader deyin, ister tesadüf yaşamda üç boyutun yanında bir de zaman boyutu var farkında olmadan avuçlarımızdan akıp giden. Ve hiçbir zaman bunu kontrol edemeyeceğiz.

Keşke

Saat:17.22

Sipariş sisteme düşeli sadece 8 dakika olmuştu. Aceleye gerek yok dedi içinden. Caddeye çıkan yokuşu bir hızla çıkıp sağa dönerek akan trafiğe katıldı. Yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Yolun kayganlaşmaya başladığını anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Bir sonraki siparişin uyarı mesajı kulağına düşerken kalabalıklaşan yola yoğunlaştı.

Kuryelik kolay bir işti onun için. Zaten motor kullanmaktan aşırı zevk alıyorken bir de bu zevki paraya dönüştürmek tam bir şanstı. Uzun süren salgın dönemi kurye ihtiyacını resmen patlatmıştı. Ama aynı zamanda kurye sayısı ve rekabet de her geçen gün artıyordu. Sonuçta bu onun için bir zevkti, belki de hobiydi ama uzun süre yapılabilecek bir iş değildi. Öyle ya; motor üzerinde elli yaşında bir kurye olarak kendini hayal edemiyordu. Gelen telefonu cevapladı: “Evet, yoldayım… Farkındayım az önce geldi mesaj” Anlaşılan telefondaki kişi acele etmesi için bastırıyordu. Onun da zaten önünde birkaç dakikalık yolu vardı. Saatine tekrar baktı: 13 dakika kalmış…

Motor kullanmak heyecan vericiydi. Ama böyle zamana karşı yarışırcasına çalışmak insanı geriyordu. Zaten anksiyetesi tavan yaparken her gün bu yarışa göğüs germek onu ciddi anlamda yıpratıyordu. Bir an düşündü; babası da heyecana gelemezdi. Hatta çok heyecanlanınca birtakım tikler geliştirdiğine de şahit olmuştu. Sonra babasının kendi kendine konuştuğunu, karşısında duran biriyle konuşur gibi el kol hareketleri yaptığı anları düşündü. Adamcağız kim bilir ne denli ağır bir yük altında eziliyordu. Sonunda endişeleri ve korkuları ile yüz yüze gelmiş, madende bir göçük altında kalmıştı. Baba olmak, hayatta karşılaşılan çıkmazlara karşı dimdik durabilmek, varlığını sürdürebilmek… Kazandırdıkları-kaybettirdikleri…

İnsan yalnız başına olsa hayat belki daha kolaydı. Ama evde bekleyen bir ailen varsa göçük, patlama, gaz sıkışması risklerine karşı her zaman tetikte olmasını gerektiriyordu. Keşke çok daha önce “radikal bir kararla” İzmir’e göç etseydik diye düşündü. Zonguldak dededen toruna memleketleri olsa da iş imkanlarının darlığı herkesi maden işine mecbur kılıyordu. Bir an babasının ölümünü ve bu kazanın geleceklerini belirlemesini düşündü. Keşke o kaza yaşanmasa birkaç seneye adamcağız zaten emekli olacaktı. Ama bu kez de madende çalışma sırası kendisine gelecekti. Yani İzmir’e gelmesi, hayatını burada sürdürüyor olması tamamen babasının yaşadığı kaza nedeniyleydi. Sanki adam oğlumun geleceği benim gibi olmasın diye kendini feda ederek onun önünü açmıştı. Şimdi anasıyla beraber yine hayat mücadelesindeydi. Ama bu kez yer altında değil tersine üzerinde… Değişen ne olmuştu?

Yağmur iyiden iyiye sağanağa dönüşmüştü. Zaman hızla azalırken teslimatın gecikmesi ile bir kez daha firmadan uyarı almak istemiyordu. Biraz daha hızını arttırdı. Önündeki kavşağa yaklaşırken sıkışan trafiğin arasından akıyor, varacağı adrese sadece birkaç dakika kaldığını bildiğinden bir nebze de olsa rahatlıyordu. Tekrar saatine baktı. Bir yandan trafik lambasına bakarken bir yandan da kayganlaşan yolda ani bir fren yaparsa duruş mesafesinin ne kadar olabileceğini aklından geçirdi. Duramazdı. Mesafe yeterli değildi. Hızını kontrollü azaltırken kavşağın boşluğunu fırsat bilip araçların en sağından geçmeyi düşündü. Her gün yüzlerce kez geçtiği kavşaklarda bazen yeşilde, bazen sarıda geçtiği oluyordu. Ama özellikle kırmızı ışığa çok dikkat ediyordu. Fakat hava yağmurluydu ve kaskının görüş alanı zayıftı. Her zamanki otomatikleşen hareketlerle ışık tam sarıdan kırmızıya dönerken geçmeyi denedi. Sağanak yağmurda kavşaktan çıkan aracın fren sesi duyulmadı. Belki de fren dahi yapmamıştı. Kurye, kavşağın tam ortasında dönüş yapan araca, tam da sürücü tarafındaki ön kapısına büyük bir gürültüyle çarptı. Herkes donakalmıştı. Motorun üzerinden uçan genç karşı taraftaki çiçekçinin önüne düşerken olaya şahit olanlar kazayı adeta bir film şeridi gibi izliyorlardı. Ne bir fren sesi ne de bir haykırış. Sadece metalik bir gürültü. Ne marketteki adam ne de hemen kavşağın yakınındaki kasapta sıra bekleyenler kazayı hissetmediler. Sadece gürüldeyen gökyüzü ve zaman zaman araçların çaldığı kornalar duyuluyordu. Kavşakta kırmızı ışıkta bekleyenler adeta donakaldı. Sadece çiçekçi kadın basit bir kulübeden oluşan tezgahını bırakmış talihsiz gencin yanına çökebilmişti. Televizyonda deprem anında yapılan müdahalelere defalarca şahit olan kadın daha kolay nefes alabilmesi için gencin kaskını çıkardı. Gencin bakışları sadece bir noktaya sabitlenmişçesine hareketsizdi. Kadın bu bakışların adeta kendisini delip geçtiğini, uzaklarda bir noktaya sabitlendiğini hissetti. Zaman o an sanki durmuştu. Genci yere bırakıp ambulans çağırmak, acil yardım hattını aramak istiyordu. Ama sanki bunu yaparsa genç ellerinden çabucak uçup gidecek gibiydi. Kısa bir süre de olsa onun yanında kalmak, söyleyebileceği birkaç kelimeyi dinlemek, kim bilir belki de son vazifesini yapmayı düşünmek olabilirdi onun donakalmasını sağlayan… Zaten olaya tanık olanlar çoktan hem polisi hem de ambulansı çağırmıştı. Çok uzaktan ambulansın sireni duyulurken genç birkaç kere hıçkırdı. Sanki nefes borusunu tıkayan kan yumağını tükürmek istercesine çıkan hırıltılar arasında zar zor anlaşılan bir kelime döküldü: “Annem…

Saat:17.16

Ofis otoparkından çıkıp sadece akan trafiğe dahil olmak bile yarım saatini almıştı. Bir yandan akan makyajını torpidoda bulduğu ıslak mendil ile temizlerken bir yandan sıkıntı veren gömleğinin en üst düğmelerini sökercesine açıyordu. Sinirle kendi kendine konuşmaya başladı: “Sen 15 yılını harca, elinden gelen her şeyi ver, eşek gibi çalış, karşılığı bu mudur?” Sözlerini, tamamlayamadan tekrar hıçkırıklara boğuldu. Çalışma hayatının gerçekleri sonunda onu da yakalamıştı. Öyle ya; bu firmada kimse 40 yaşını dahi görememişken o ne bekliyordu? Kimse bu mücadelede deli gibi koştururken yılların nasıl geçip gittiğinin farkına varamıyordu. Bugüne kadar hatırlayabildiği sadece bir elin beş parmağı kadar çalışan bu firmadan emekli olabilmişti. Onun dışında kimse emekliliği hayal bile edemiyordu. Ama o farklıydı. Birkaç sene değil! Dile kolay 15 yıl boyunca satış rekorları kırmış ve hemen hemen her sezon yılın satış temsilcisi ödülüne aday gösterilmişti. Tıpkı sürekli sonuca odaklı bir gol kralı gibi veya paten pistinde sürekli en zor hareketleri sergileyen bir sporcu gibi. Hep skor getirmek, hem ayakta kalmak, hiç düşmemek…

Ama salgın şartları her şeyi altüst etmişti. Satış rakamları önce hedeflenen rakamlardan uzaklaştı. Sonra hedefe yaklaşmak bir yana son birkaç yılda yakalanan rakamlara dahi yaklaşmadı. Ama her geçen yıl maliyetler ve giderler yükseliyordu. Sonuçta uzun yıllardır bordroda yer alan kıdemli çalışanların göze batmaya başladığı noktaya geldiler. “Nasıl bu noktaya geldik, hiç mi yaptıklarımın önemi yok sizin için?” dedi gözlerinden süzülen yaşlara aldırış etmeksizin. Durup kalkan trafikte kimileri telefon görüşmelerine devam ederken kimileri mesajlarına göz atıyor, bıktıran sürüşte kendilerini meşgul edecek bir şeyler arıyordu. Gözyaşlarını silerken yan gözle diğer araçlara baktı. Kimse onun farkında bile değildi. Tıpkı hayatındaki diğer insanlar gibi.

Kariyerinin ortasında tekrar iş aramak öyle zordu ki onun için. Nasıl olacak da rakip firmalara başvuracaktı? O yıllardır çalıştığı firmaya güvenen mağrur, başarısına ulaşılamaz bir satış müdürüydü. Şimdi tekrar yeni bir özgeçmiş hazırlamak belki de insanlara kendini, deneyimini ispat etme savaşına girmek çok zor geliyordu.

Dışa dönük yapısı onu ite kaka satış sektörüne getirmişti. Oysa ilgisi müzikti. Pekâlâ bir enstrüman çalabilirdi. Veya konservatuarda becerilerini keşfedebilirdi. Ama çevre baskısı onu işletme okumaya zorlamıştı. Uzun mücadeleler sonunda uzaktan yakından işletme ile alakası olmayan bir işe kapağı atabilmişti. Bunda kuşkusuz ailesinin bir an önce maaşlı bir işe geçmesi yöndeki baskısının da payı vardı. Ne olurdu da birkaç sene sabredebilselerdi? Diploması alır almaz gazeteden bulduğu iş ilanının peşine düşmüş Ankara’dan İzmir’e gelmişti. İlk yıllar yüksek maaş, doyurucu prim sistemi derken çalışma hayatının parıltılı ışıkları altında adeta sarhoş olmuştu. Yıllık satış toplantılarında aday gösterildiği “Yılın Satış Elemanı Ödülü” töreninde isminin anons edilmesi sanki kimyasını bozmuştu. Bir anda gücün ve başarının esiri olmuş, müziği, sosyal hayatı unutmuş hatta etrafında olan bitenlere dahi kör olabilecek derecede yabancılaşmıştı. İşte çalışma hayatı böyle bir şey gibiydi. Tıpkı boks gibi, güreş gibi… Siz dursanız o durmaz, sizi sürekli yoklar ve azılı bir rakip gibi performans ortaya koymanız için kışkırtır. Nasıl geçti bu son 15 yıl?

Trafikte dur kalk yaparken zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadı. Anayoldan saparak bir üst caddeye yöneldi. Yokuş yukarı çıkarken ani çakan şimşek, gök gürültüsünün ürperten sesi bir araya geliyor, sağanağın güçlenmesi onu tedirgin ediyordu. Yokuşu çıkarken bugün aracı ile son gününün olduğunu düşündü. Yarın şirkete bilgisayarı ve telefonuyla birlikte onu da geri verecekti. Artık bu yokuşu bir süre yürüyerek çıkacaktı. Güneşte, sıcak günlerde veya yağmur çamur dolu kış günlerinde… Gözleri tekrardan doldu. Tabii ki dünyanın sonu değildi ama bu düzeni tekrar kurmak çok zor olacaktı. Ankara’ya dönmek söz konusu dahi değildi. Yokuşun sonunda üst caddeye bağlanacağı için hızını düşürdü. Silecekler yağmura zor yetişirken o gözlerinden süzülen yaşların makyajını alt üst etmesini dikiz aynası üzerinden izliyordu. Eli tekrar mendile gitmişken bir anda cep telefonu çaldı. Kavşağa gelmiş ve mükemmel zamanlama ile geldiğinde yeşil ışık yanmıştı. Sinyalini verirken telefonunu açtı: “Kızım nasılsın aramadın kaç gündür?” Babasının sesini alınca bir anda gözyaşları sel oldu: “Baba çok kötüyüm bugün…” demesiyle aracın sol tarafından gelen inanılmaz darbe ve gürültü ile sağ koltuğa doğru savruldu. Her şey bir anda oldu. Elindeki telefon arka koltuğa savrulmuştu. Ani gümbürdemenin ardından bir anda bir ölüm sessizliği kapladı aracın içini. Telefondaki ses korktuğu şeyin olmadığını düşünmeye kendini inandırırcasına: “Kızım iyi misin? Ne oldu? Orada mısın?”

Saat: 17.20

Çiçekçinin önünde motorunu park etmiş, telsizden gelen anonsları dinliyordu. Yavaştan yağmur atıştırmaya başlayınca motorun yanına gidip fosforlu yağmurluğunu üzerine geçirdi. Kavşakta akşam trafiğinde telaşla sağ ve sol şeritten hareket eden araçlara bu civarın yetkilisi benim edasında bir bakış attı. Motorundan her yana yayılan mavi-kırmızı uyarı ışığıyla, üzerindeki fosforlu sarı yağmurluğuyla yüzlerce metre öteden bile rahatça görünüyordu.

Akan trafikte kırmızı ışık yandığında mağrur adımlarla yolun ortasına ilerliyor, otoriter hareketlerle araçları durduruyor ve yayaların geçişine izin veriyordu. Aynı anda kavşakta dönüş yapan araçlar öncelikle yayaların geçişini beklemek zorundaydı. Kuşkusuz trafik polis olmadığında kimse yayaların geçişine pek saygı göstermiyordu. Ne yazık ki insanlar süreç içinde böyle sabırsız, tahammülsüz oldu. Ben geçeyim arkamdaki yol versin mantığıyla adeta insanların üzerine sürercesine araç kullanıyorlardı. Ama bugün bu mümkün değildi. Zira bu civarın amiri işi başındaydı. O da biliyordu eğer çiçekçiyle biraz uzun bir muhabbete dalsa arkasında kalan kavşakta her türlü ihlallerin umarsızca yapılacağını. Zira kendisi polis de olsa gün içinde uyarı lambalarını veya çakarlarını açarak pekâlâ kırmızıda geçebiliyordu. Görevi ve yetişebileceği bir yer olmadığı halde bu avantajı kullanmak hatta bazen geçerken sireni kısa kısa çalmak ona ayrı bir haz veriyordu. Öyle ya; buraların “kralı” kendisiydi.

Bir yandan geçen zamanı takip ediyor, mesaiyi bitireceği anı takip ediyordu. Çiçekçiye yaklaştı: “Bir haftadır yağacak derken sonunda başladı.” Kadın oldukça hoşnut: “Yağması lazım memur bey. Yoksa bu yaz çok sıkıntı yaşayacağız. Bak çiçeklere neredeyse birkaç kez suluyorum yoksa kuruyacaklar zaar

Kadının anaç tavırları, çiçekleri ile sanki hepsi birer evlatmış gibi tek tek ilgilenmesi polisin zaten çoktandır dikkatini çekmişti. Hatta bazen onlarla konuştuğuna bile şahit olmuştu. Çiçekçinin konuşmalarını uzaktan gören polis önceleri kadının bir kablosuz kulaklık ile telefon görüşmesi yaptığını zannetmişti. Ama yanına geldiğinde bir kulaklık veya telefon görüşmesi hali ortada yoktu. Kadın düpedüz çiçeklerle konuşuyordu. Bu polisin sıkça gördüğü bir şey değildi. Ama kadının durumu ona doğuda mecburi hizmeti esnasında rastladığı bir gaziyi hatırlattı. O da ölümün sınırlarında yaşadığı olaylardan sonra sıkça kendi kendine, bazen de eşyalarla konuşuyordu. Kuşkusuz kadının durumu farklıydı. Adeta işine kendini adamış, çiçeklerine kol kanat germiş bir anne edasıyla onlara bakıyordu.

Bu düşünceler içinde, gülerek yağmurluğunu, kapüşonunu düzeltti ve motoruna doğru yöneldi. Saatine baktı. Bugün türlü vakit geçmiyordu. Yorgundu. Zaten bir önceki gün havaalanı kavşağında 3 saat bakan beklemişti. Her bir bakan geldiğinde havaalanından İzmir’e kadar onlarca memur otoyolda görevlendiriliyordu. Yağmur, kar, sıcak, soğuk demeden otoban kenarında bekleyen memurlar önlerinden son sürat geçen resmi arabaların ardından bakıyor, son 3 saattir bu noktada durmasının mantığını sorguluyordu. Birkaç tane yunus misafirin gideceği yere kadar eskort yapıyor, memurların çoğunluğu aynı güzergâh üzerinde saatlerce nöbet tutuyordu. Görev sonrasında hepsi araçlarla birer birer toplanıyordu. O artık bu tip görevlerin mantığına pek takılmıyordu. Emekliliğe az bir süre kaldığından artık verilen görevleri içten içe sorgulamıyordu.

Aslında dün üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştı. Hatta bu kez kumanya da gelmediğinden aç aç tüm öğleden sonra o noktada beklemişti. Bugün de görevini fazlasıyla yaptığı düşünerek kontağı çalıştırdı. Çiçekçi kadına bir el hareketiyle iyi akşamlar derken kavşaktan yokuş aşağı doğru yavaşça süzüldü. Daha yokuşun ortasına gelmemişti ki arkasında inanılmaz bir gürültü duydu. Dikiz aynasından arkasından gelen araçlara baktı. Hepsi gürültünün nereden geldiğini algılamaya çalışıyordu. Kavşakta olanı biteni anlamalarına imkân yoktu. Yokuş aşağı yollarına devam ettiler…

Saat:17.17

Kadın elinde bir küçük kürek saksının toprağını havalandırıyor bir yandan da çiçeğe neden solmaya başladığını soruyordu. “Bak etrafındaki diğerlerine, hepsine kadar mutlu. Sen neden böyle mutsuzsun? Işığa koydum olmadı. Suyunu kontrol ettim fayda etmedi. Toprağını da neredeyse değiştirdim sonuç aynı, değişen bir şey yok. Nedir kızım seni üzen?” Kadın çiçeğe kızım diye seslenirken sanki onun bir çiçek değil bizzat evlat edindiği bir kız çocuğuymuş gibi davranıyordu. Çiçekçi kadının bu sıcak tavrını komşu eczanedeki çalışanlar, karşıdaki apartman görevlisi, hatta belediyenin yolları temizleyen görevlileri dahi iyi biliyordu. Eczane kalfası dışarıdaki yağmuru izlerken kahvesinden bir yudum aldı: “Bu kadına helal olsun. Yağmur, kar demeden her gün işyerini açıyor ve tek tek tüm çiçekleriyle çocuğu gibi ilgileniyor” dedi. Keşke herkes işini böyle aşkla yapabilse… Eczacı boğulduğu evrak dağı arasından sıyrılarak: “Kadıncağız normal bile davranıyor. Yaşadıklarından sonra…” Kalfa, eczacının yanındaki sandalyeye ilişerek; “Nasıl yani?”. Eczacı derin bir iç çektikten sonra anlatmaya başladı: “Aslında çok mutlu bir evliliği varmış. Anaokulu öğretmeniymiş. Okulda öğrencileri ile tek tek ilgilenirmiş. Ama velilerin söylediğine göre kadın hep bir evlat özlemi çekmiş. Ama ne yazık ki denemeleri birer hüsran olmuş. Söylediklerine göre defalarca muayeneler, tedaviler denenmiş ama… Sonraki yıllarda kadıncağız çocuktan umudunu kesmişken bir de eşini kanserden kaybedince tamamen dağılmış. Emekliliğinin ardından, belediyenin de desteğiyle bu küçük çiçekçiyi açmış. Sabahtan akşama kadar tek tek çiçeklerle ilgilenir, onlarla adeta “evlatları gibi” konuşur. Ben de bazen onu izlemeye dalar giderim.” Her ikisi de bir kelime daha etmek istemediler. Bir sessizlik oldu. Kadına bakakalmıştılar. Sessizliği dükkâna giren müşteriyi haber veren çıngıraklı zil bozdu.

Çiçekçi kadın toprağını havalandırdığı saksıyı rafına geri bırakırken doğruldu ve akan trafiğe doğru baktı. Bugün de trafik yoğundu. Hava da tatsızdı. Tek tük atıştıran yağmurun damlaları alnına düşerken gökyüzünün kararmış görüntüsü rahatsız edici bir hal almıştı. Tam arkasını dönüp içeri girecekken çarpışmanın gürültüsü ile irkildi. Dönmesiyle birlikte havada gördüğü karaltı tam önüne düştü. Gözlerine inanamadı. Adeta bir et yığını gibi tepkisiz beden kapısının önüne düşmüştü. Neden sonra eğilip sürücünün kafasında yarım yamalak duran kaskı çıkardı. Bir nebze daha iyi nefes almasını sağlamaya çalışıyordu. Her ne kadar ilk müdahale için görevlilerin gelmesi önerilse de bekleyemezdi. Zaten kafasından yarı çıkmış kaskın bağlantı kayışları çocuğun neredeyse boynunu kesmekteydi. Kadın başının altından desteklediği çocuğun gözlerine baktı. Bir evlat, bir ömür emek harcanan genç insan göz göre göre elden kayıp gidiyordu. Ve bir şey yapabilmek için belki de çok geçti. Sağa sola döndü. Sadece eczanedekileri gördü. “Ambulansı aradık” diye telaşla haykıran eczacı elinde tampon yapmak için tuttuğu gazlı bez topuyla ona doğru koşuyordu. Kadın çocuğa doğru eğildi, Kurye çocuğun hırıltıyla bir şeyler söylemek istediğini fark etti. Çocuk hırıltılı sesiyle: “Annem” diyebildi. O dakika dünya durdu. Kadın tamamen dünyadan koptu. Çocuğun da yavaşça ellerinden uçup gittiğini hissediyordu. Artık onun için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Zaten onu zar zor ayakta tutan yaşama sevgisi de bu çocukla uçup gitmişti. İlk yardım ekibi çocuğu kadının kucağından alarak müdahalelerini yaptılar. Ama…

Ambulans sorumlusu tam ölüm saatini not aldı: 17.24

Keşke yağmurda dağıtıma çıkmasaydı” dedi şefi kurye için…

Keşke o halde direksiyona geçmeseydim” dedi satış müdürü kız…

Keşke trafik polisi 5 dakika daha kavşakta dursaydı da bu kaza yaşanmasaydı” dedi eczacı.

Keşke insanlar biraz daha dikkatli olabilseydi, olabilseydi de bir evlat yaşama tutunabilseydi” dedi çiçekçi kadın…

Keşke…

Herkese keşkesiz bir hafta sonu dilerim.

Bu gönderiyi paylaş

Comments (9)

  • Mehmet Değirmenci cevap

    Çok teşekkür ederim, harika,

    20 Eylül 2025 , 12:42
    • admin cevap

      Değerli yorumlarınız için teşekkür ederim

      20 Eylül 2025 , 14:46
      • Ender cevap

        Harika anlatım çok etkilendim …Tebrikler
        Güzel yüreğine Şifa dilerim Alperim
        Kardeşin

        20 Eylül 2025 , 15:16
  • Hatıce ilhan cevap

    Aklıma kelebek etkisi adlı flim geldi okurken ordada her kötü olayın sonunda keske şunu değiştirseydık olmazdı dedikleri her değiştirilen olay bir başkasının hayatını değiştiriyordu sanırım keşke demeyıp sadecr başa gelenle bireysel mücadele etmek kendımizin hayatını düzeltmek lazım ki kelebek etkısı çok kötü. Olmasın tüm hikayede olanlar babanın ölümüyle başlamış ölmeseymiş bu tesadüfler olmazmiş ama ölümün çözümü yokki mecbur o baba ölecek herkes kendi tercih rttığı yollarla yaşayacak ve yine o yağmurda tüm kahramanlar için mutlak son olacak kaleminize sağlık alper bey

    20 Eylül 2025 , 13:54
  • ALİ DOST cevap

    Keşke ler bir ölçüde tecrübe ve deneyimlerle önlenebilir,ancak yaşanılan o keşke nin daha önceden tekrarı yoksa,ne fayda!

    20 Eylül 2025 , 14:02
  • Şenol Yüksel cevap

    Evet son pişmanlığın adı keşke keşke dememek için bir iki defa düşünmemiz lazım sanırım.

    20 Eylül 2025 , 15:33
  • Ogün GÜMÜŞAY cevap

    Keşke’lerin gölgesinde sıkışmış üç hayatın suskun çığlığı: bugün ertelediğin her sevgi, cesaret ve dikkat, yarının dönülmez pişmanlığına dönüşür.

    Tebrikler güzel bir kısa hikaye olmuş

    21 Eylül 2025 , 10:49
  • Gürkan Ünlütürk cevap

    Bugün öğlen tatilinde okudum. Adeta bir film izler gibiydim. Kalemine sağlık. Çok güzeldi, keyifle okudum

    PS: Kurye beni ayrıca etkiledi. Kendimi gördüm bir an…

    29 Eylül 2025 , 13:02
  • Murat Diker cevap

    Çok sürükleyici ve etklieyici.
    Keşke dememek dileğiyle…
    Emeğinize sağlık.

    3 Ekim 2025 , 19:40

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir