Felsefe yapma, anlamıyorum!
Bazı felsefi tartışmalar ve bizde bıraktığı izler
Sizi bilmem ama benim yetiştiğim ortamda fazla bir felsefi tartışmaya tanık olabilmek mümkün değildi. Hatta bir adım öteye gidersem kitap okuyana profesör diye lakap takılan ortamlarda da bulundum. Tabii ki bunda gözlük takmamın da bir etkisi vardı. Sonra herkes yolunu seçti. Ben okuyup adam olma görevi üstlendim ve halen olmaya çalışıyorum.
İtiraf edeyim 50'li yaşlarıma kadar okuduğum kitapların sayısı iki elin parmağını geçmezdi. Onlar da herkesin mutlaka hayatı boyunca okuduğu klasikler veya okulda zorunlu tutulduğu kitaplardı. Sonra mesleki nedenlerle birçok teknik döküman okudum, arşivledim. Çalışma hayatımın ilerleyen yıllarında mesleğim ve sosyal hayatım arasında bağlar kurmaya başladım. Su arıtma veya şartlandırma teknolojilerinin detayları ile yıllarca uğraştım. Ama yaptığım işin topluma ve insan hayatına etkilerini algılamam, incelemem belli bir birikim seviyesine gelmemi ve hayatın anlamını yavaştan merak etmeye başlamamı gerektirdi.
Kafamda benliğimizin varlığına dair sorular oluştukça, çevremdeki fikri tartışmalara şahitlik ettikçe kendimi daha fazla eksik hissettim. Daha fazla okudum ve kaybettiğim yıllara üzüldüm. Bir süre sonra okuduklarımı yorumlamaya başladım ve artık konulara kendi penceremden bakma cesareti geldi. Kafamdaki hikayeleri kağıda aktarma cesaretini bularak duygularımı, kurgularımı biri mesleki olmak üzere üç tane kitaba aktardım. Umarım beğenmişsinizdir.

Yazmak kesinlikle ciddi miktarda okumayı gerektiriyor. Okumalarımı takiben ilk günlerde -bir motivasyonla- üç tane kitap birden yazmıştım. Ama süreç içinde okudukça anlam açısından daha derin kurgular yaratabilmenin ciddi bir felsefi birikim gerektirdiğini gördüm. Şimdilerde baştaki kadar cesaretli değilim. Okudukça değerli yazarların zekasına ve cümlelerine hayranlığım daha da artıyor, artık yazdıklarımı kolay kolay beğenmiyorum. Bu nedenle kısa kısa yazarak kendimi antrenmanlı tutmaya çalışıyorum. Ferhan Şensoy'un dediği gibi yazar hep yazmalı. O da bu disiplini kendisini "Tiyatro Peygamberi" olarak tanımladığı Haldun Taner 'den almış. Ben de kendimce bu köşede her hafta birkaç paragraf yazarak antrenmanlı kalmaya özen gösteriyorum. Kimbilir belki bu satırlar birgün dördüncü kitabıma evrilebilir.
Tüm bu nedenlerden dolayı felsefeye biraz daha zaman ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Bu hafta felsefi tartışmalarda sıkça duyduğunuz Platon'un "Mağara Alegorisi" ve "Sisisfos Söyleni" hakkında biraz konuşmak istiyorum. Tabii ki daha önce de belirttiğim gibi bir felsefeci veya filozof ağırlığıyla değil, amatörce ve kendini geliştirmeye çalışan sizlerden biri gibi...
Önce Platon ve Mağara Alegorisi... Platon’un mağara alegorisi, onun “Devlet” adlı eserinde yer alan ve gerçeklik, bilgi ve eğitim üzerine derin bir felsefi anlatıdır. Alegoride, insanlar doğduklarından beri bir mağarada zincirlenmiş hâlde yaşarlar; yalnızca duvara yansıyan gölgeleri görürler. Bu gölgeler, dış dünyadaki nesnelerin mağara girişinden yansıyan silüetleridir. Zincirli insanlar bu gölgeleri gerçekliğin kendisi sanırlar çünkü başka bir şey görmemişlerdir.
Bir gün içlerinden biri zincirlerinden kurtulup mağaranın dışına çıkar. Gözleri kamaşır ama zamanla gerçek nesneleri, güneşi ve dış dünyayı görmeye başlar. Gerçeği kavradığında mağaraya geri dönüp diğerlerini uyarmak ister, ancak onlar ona inanmaz, hatta düşmanlık beslerler.
Bu alegori, Platon’un idealar kuramını ve filozofun görevinin halkı aydınlatmak olduğunu simgeler: Gerçek bilgi, duyularla değil, akılla kavranır; eğitim ise insanı karanlıktan aydınlığa çıkaran bir yolculuktur. Yıl 2025 olduğu halde halen bu konulara benzer konuları tartışmıyor muyuz? Gerçek bilgi duyularla, hisler mi kavranır yoksa karanlıktan aydınlığa çıkmak için eğitim ne derece önemlidir? Dogmalara saplanıp kalmak yerine sorgulayıcı, araştırmacı olmak bizi gerçeklere daha çok yaklaştırmıyor mu? Halen bunları mı tartışıyoruz?

Sisifos Söyleni'ne gelince; Yunan mitolojisinde Kral Sisifos’un tanrılar tarafından sonsuz bir cezaya çarptırılmasını konu alır. Sisifos, ölüm tanrısını zincirleyerek ölümlülerin ölmelerini engellediği için tanrıları kandırmış sayılır. Bunun üzerine cezalandırılır: dev bir kayayı bir dağın tepesine kadar itmekle görevlendirilir, ancak kaya her seferinde zirveye yaklaşırken geri yuvarlanır. Sisifos bu işi sonsuza dek tekrar etmek zorundadır. Bu mit, görünüşte anlamsız ve bitmeyen bir çabanın simgesidir.
Fransız filozof Albert Camus, bu efsaneyi “Sisifos Söyleni” adlı denemesinde varoluşçu bir bakışla yorumlar. Camus’ya göre Sisifos’un durumu, insanın yaşamda anlam arayışıyla benzeşir; hayatın nihai bir amacı olmayabilir, ama insan yine de bilinçli bir şekilde yaşamaya devam eder. Sisifos’un kayayı tekrar tekrar itmesi, umutsuzluğa değil, direnişe dönüşür. Camus’nun ünlü cümlesiyle: “Mutlu bir Sisifos hayal etmek gerekir.” Çünkü anlamı biz yaratırız; çaba, farkındalık ve kabul, yaşamı değerli kılar. Sisifos'un bitez tükenmez mücadelesi ve sürekli baştan başladığı yuvarlama bizim yaşamdaki mücadelemizi betimlemiyor mu? Hayat da böyle bir mücadele değil mi? Sürekli aynı şeyleri tekrar ettiğimiz ve tam sonuca ulaştık derken yeniden başlaması?

Özellikle bu iki temayı seçmemin nedeni; birinin hislerden çok aydınlanma için eğitim konusunu ortaya koyması veya dogmalardan sıyrılmamız gerektiğinin önemini hatırlatması. diğeri yani Sisifos söyleni ise hayatın sürekli bir mücadele olduğunun altının çizmesi. Eğer her ikisini de kendi mantık süzgecimizden geçirebilirsek ve aynı potada eritebilirsek; hayatın anlamını aradığımız bu uzun ve zorlu yolda hislerimiz olduğu kadar eğitim ve aydınlamanın da önemini kavrayabiliriz diye düşünüyorum. Bu yolculukta bir hedefe varmak için mücadele etsek de büyük bir olasılıkla o hedefe varamayacağız. Bunu da çoğumuz biliyoruz ve kabulleniyoruz. Öyleyse insan varamayacağı hedefe neden koşmaya çalışır? Sisifos o kayayı neden her seferinde ilk kez gibi yukarı doğru yuvarlıyor? Buradan anlamamız gereken; hedefe varmak değil hedefe giderken yaşadıklarımızdan dersler çıkarmak hatta belki de bu seyahatten, yolculuktan zevk almaktır önemli olan... Burada hemen aklıma Ralph Waldo Emerson'un "Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir" sözü geldi. Aynı yaklaşım, farklı bir ifade. Bir motivasyon noktası seçerek ona doğru koşmak kuşkusuz insanı her zaman hayata karşı diri tutacaktır. Ama bize haz veren o mücadele yolunda yaşadıklarımızdır. Tıpkı büyütüp kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan evlatlarımızın emeklediği anlarının bize verdiği haz gibi...
Felsefi konulara biraz daha kafa yorduğumuz bir hafta sonu dilerim.
Comment (1)
Ben de kendi çapında yazan birisi olarak tamamen katılıyorum yazmak kurgulamak kesinlikle felsefi bir bakış açısı gerektiriyor felsefe tarihini bilmeden felsefe yapmak gerçekten de “felsefe yapma” dedirtebilir!