Daktilo Bölüm 2

Daktilo Bölüm 2

Peşi sıra gizem getiren antika daktilo

Bu haftanın da sonuna geldik. Cuma günü şu saatlerde haftanın yorgunluğunu atma planlarına yavaş yavaş başlıyor olabilirsiniz. Ama benim sizden istediğim kendinize sakin bir ortamda zaman ayırmak ve bir bardak da demli çay alarak hikayemin ikinci bölümünü keyifle okumanız...

Geçen hafta yazarımızı evinde gizemli daktilo ile baş başa bırakmıştık. Bu hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlk bölümü kaçıranlar takip eden linkten okuyabilirler ---> Daktilo - Peşi sıra gizem getiren antika daktilo - Bölüm 1

Haftalardır üzerinde taşıdığı ölü toprağı adeta kalkmıştı. Yazmaktan kaçmayı bırakıp bir anda kendini daktilonun önünde yazarken bulmuştu. Bu gizemli daktilo, içinde küskün bir şekilde donmakta kalan yazarlık motivasyonunu tekrar ateşlemişti. Daktilonun yanındaki kağıt tepsisine baktığında farkında olmadan 15-20 tane kağıdı bir çırpıda doldurduğunu fark etti. Yeni taktığı kağıdın da neredeyse sonuna gelmişti. Aylardır bir satır bile yazmakta zorlanmışken bu gizemli daktilo ile tekrar sayfalarca yazmaya başlamıştı. Hem de zorlanmadan... Daktilo tuşlarına da hemen alışıvermişti. Karşısına oturduktan birkaç dakika sonrasında otomatik olarak aklından geçenleri rahatça kağıda aktarmaya başlamıştı.

Biraz durdu ve yazdıklarını şöyle bir yüksek sesle tekrar etti. Hislerini sözcüklere dökünce yazdıklarının üzerindeki duygusal etkisi daha da güçlendi. Romanındaki kahramanının kurgusal yalnızlığını düşündü. Kahramanının acısını içselleştirdi. Kendi halini hatırlayınca daha da mutsuzlaştı. Kuşkusuz romandaki adamın yalnızlığı bir seçimdi. İnsanlardan ve çevresini saran boğucu ortamdan kaçarak yalnızlığı bizzat kendi seçmişti. Ama diğer yandan uzun süredir yalnız olmak da can sıkıcıydı. Bu yalnızlığın bir kader gibi üzerine yapışmasını da istemiyordu. Kağıdı çıkarıp yeni boş bir kağıt taktı. "Artık yalnız yaşamak istemiyorum, keşke bir sevenim olsa..." Bunu, havadaki bulutlar, martılar ve güneşi anlattığı veya çay demlenmesinde olduğu gibi hemen daktilo tarafından gerçekleştirilecek bir dilek olsun diye yazmadı. Öylesine, bir dilek gibi değil, içten bir istekti. Aklından kağıda kontrolsüzce dökülüvermişti cümle. Terk edildiğinden bu yana, aylardır yalnızdı. Cümlesini kağıda dökünce bir anda daktilonun aksiyon alacağını düşündü ve merakla beklemeye başladı. Odada bir sessizlik oluştu. Sadece evin dışından gelen belli belirsiz sesler odanın duvarlarına çarpıyor ve çarptığı yerde yok oluyordu. Yine de bir ümitle sandalyeden doğruldu ve içeriden birinin aniden çıkagelmesini veya kapı zilinin çalmasını umdu. Ama ses seda yoktu. Tekrar daktiloya döndü. "Camın önünden geçen bir sokak kedisi evin içine bakarak sanki yemek verilmesini diliyordu" yazdı. Ve yazması ile küçük bir gölge pencere önünde belirdi. Dışarıyı daha iyi görebilmek için camdaki buğuyu ceketinin koluyla silmeye çalıştı. Sildiğinde camın ardından ona bakan bir çift meraklı gözü gördü. Hemen camı açtı. Karşısında bembeyaz tüyleriyle bakımlı ve sanki sokakta yaşamamışcasına temiz görünen bir kedi vardı. Daktilo ona yalnızlığını sonlandıracak bir sevgili verememişti ama yemek peşinde olan kedi ifadesini yine gerçeğe dönüştürmüştü. Hayvan açık camdan içeri süzülerek ilk bulduğu koltuğun sessiz, dingin ortamına kıvrıldı. Dikkatli baktığında hayvanın en sevdiği yün kazağın üzerine yattığını fark etti. Neredeyse yatmasıyla uyuması bir olmuştu. Kazağı altından almayı düşündü. Ama ona kıyamadı. "Yatsın bakalım kalkınca dışarı bırakırım" dedi kendince. Bilmiyordu ki bir "kedi hayatı" boyu beraber olacaklardı.

Daktiloya taktığı kağıda bu kez "Kedinin sanki yılların yorgunu gibi uyumasıyla horlamaya başlaması bir oldu" yazmasıyla hayvan adeta insan gibi horlamaya başlamıştı. İlginç bir durumdu bu. Kendi ile ilgili olmayan konularda yazdığı herşey gerçekleşiyordu. Ama kendi için istediği hiçbir şey gerçekleşmemişti. Tekrar durumu test etmek için "O sırada telefonum çalmaya başladı. Arayan aylardır beni arayıp sormayan sevgilimdi " yazdı. Telefon öylece sessiz sedasız masanın üzerinde duruyordu. Ne martılar, ne de kedi gibi o yazar yazmaz çalmaya başlamamıştı. Kendi ile başbaşa bu durumu bir kaç kez daha tekrar etti. Ve sonunda gerçeği anladı. Daktilo kendisi için istediği duygusal ve hislerle alakalı talepleri dikkate almıyordu. Çayından bir yudum daha aldı. Daktiloya bakarken onun yaşamına kattığı yazma motivasyonunu düşündü. Kuşkusuz pazardaki yaşlı adama duacı olmalıydı. Ama kendi ile ilgili istediği şeylere karşılık vermemesi de bir o kadar ironikti. Tıpkı miktarını bilmediği kadar parası olduğu halde 1 kuruşunu bile kendisi için harcayaması gibi bir şeydi bu...

Boş kağıdı daktilodan çıkardı. Tekrar yarım bıraktığı romanına geri döndü. Bir heyecanla onlarca sayfayı doldurmuş ve romanında giriş kısmını neredeyse bağlamıştı. O ana kadar yazdıklarına kısaca bir göz attı. Sonra daktiloya yarım kalan kağıdı tekrar taktı. Ve sayfayı tamamladı. Bir süre daha yazmaya devam etti ve romanının ilk bölümünü tamamlamanın verdiği rahatlıkla derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Romanına sonra devam edecekti. Yazdığı kağıtları eline alıp şöyle bir derleyip topladı ve tepsinin içine bıraktı. Romanı kafasında şimdilik bir kenara park etmişti.

Az önceki "Keşke bir sevenim olsa" dileğini hatırlamak onda aniden yeni bir hikaye yazma fitilini ateşledi. Öyle ya; düşlediği birlikteliği bu gizemli daktilo vasıtasıyla kağıda dökebilirdi. Biraz da kendi iç dünyasına yönelecek ve kendi hikayesini yazacaktı. Ama bir talepte bulunmadan, doğal ve içten...

"Deniz kenarında amaçsızca yürüdüğüm ve sadece denizi, havada uçuşan martıları, mavi atlas üzerinde süzülen şehir vapurlarını izlediğim bir andı" yazdı kağıda... Uzunca bir yürüyüşün ardından biraz soluklanmak için deniz kenarındaki boş banka yöneldi. Ama birden yol tarafındaki ağaçların arasından çıkan genç bir kadın, bankın kenarına ilişti. Oraya doğru yürürken öylece ortada kalan adam önce bankın diğer ucuna oturmayı düşündü. Ama sonra kadını rahatsız etmek istemedi ve oturmadan yürümesine devam etti. Yanından geçerken ona çekingen bir bakış attı. Yüzünü çok merak etmişti. Ama kadın tam da o anda diğer yöne dönüverdi. Yine görememişti yüzünü. İlk bakışta onu etkileyen kıvırcık uzun saçları ve bembeyaz elleri, uzun parmakları gözünün önünden gitmiyordu. Acaba bu narin ellerin, kıvırcık saçların sahibi, beyaz mantolu kadın kimdi? Nasıl bir kadındı? Bir kez daha döndü ama kadın halen ters tarafa doğru bakar durumdaydı. Bir türlü gizemli kadının yüzünü göremedi. Olay gittikçe daha da heyecan verici bir hale dönüşmüştü. Bu merak onu heyecanlandırmıştı. Bir süre daha ters yöne doğru yürüdü. Ama merakla onu düşünmekten hiçbir şeye konsantre olamıyordu. Ani bir kararla geri döndü. En doğrusu gidip yanına oturmak diye düşündü. Konuşamasa bile yüzünü görebilmenin umudu onu yolundan çevirmişti. Banka yaklaştığında kadının gitmiş olduğunu fark etti. Kalbini ağır bir pişmanlık ve üzüntü bulutu kapladı. Her zaman bu utangaçlığı ve kararsızlığı ayağına dolanırdı. Ve yine dolanmıştı.

Eve dönmeye karar verdi. Belki yazarken yine ağır basmaya başlayan yalnızlığını unutabilirdi. Yolda aklına evdeki kedi geldi. Acaba aç mıydı? Kapalı kaldığı odada tuvaletini nereye yapacaktı? Ne yer, ne içerdi? Bunları düşünmeden apar topar evden çıkmıştı. Yol üzerinde bir markete uğrayıp kedi maması almayı düşündü. Alacağı kedi kumunu da balkondaki çamaşır leğenine koyarım dedi içinden. Büyük bir markete girdi. Reyonlar arasında dolaşırken mamaların olduğu reyon önünde bir sürprizle karşılaştı. Evet yine o beyaz mantolu kadın... Artık kaderin onu yönlendirdiğine ciddi ciddi inanmaya başlamıştı. Kimbilir, belki de daktilonun marifetiydi. Yanına yaklaşınca kadın ona doğru döndü. Şimdi yüzünü çok net bir şekilde görme imkanı olmuştu. Kadın gözlerini alamayacağı kadar güzel ve masum bakışlara sahipti. Ama yüzünde anlaşılmaz bir hüzün apaçık görünüyordu. Acemice, sanki hiç ona bakmıyormuşçasına rafa doğru eğildi. Bir tane yaş mama ambalajını eline aldı. Ve kendi kendine "Acaba bunu beğenir mi?" demiş bulundu. Kadın "Cinsi nedir beyefendi?" dediğinde dili tutulurcasına bir süre sessiz kaldı. Sonra zorlanarak "Bilmiyorum ki" diyebildi. Kadın bu cevabı doğal olarak saçma bulmuş bir halde adamın yüzüne baktı. İnsan kedisinin cinsini bilmez miydi? "Yani cins bir kedi mi yoksa sokak kedisi mi kediniz?" Sorduğu sorudan çok kadının kıvırcık saçlarına, bembeyaz yüzünün ortasındaki küçücük dudaklarına, hokka gibi burnuna ve yeşil gözlerine dalıp gitmişti. Bir süre öylece hayran bakışlarla izledi. Kadın bakışlardan rahatsız olmuş olacak, sorusunu tekrar etti: "Cins mi kediniz?" adam utanarak toparlandı ve "Evet sanırım cins bir hayvan. Daha bugün tanıştık onunla..." Kadın garipsedi. "Nasıl yani bugün mü sahiplendiniz?" "Aslında sahiplenmedim. O geldi beni buldu. Penceremin önünde durup benden içeri almamı bekledi. Ben de aldım içeri." "Ne kadar şanslısınız kendi ayağıyla size gelmiş. Benim için de bugün çok kötü bir gün oldu. Kedim Pamuk sabahtan beri yok, adeta ortadan kayboldu. Az önce deniz kenarında onu arıyordum. En sevdiği şey deniz kenarında dolaşmak, martıları izlemekti." Adam şaşkın gözlerle kadına baktı ve "Kediniz bembeyaz, adeta pamuk gibi bir kedi miydi?" Kadın daha cümle bitmeden evet derken heyecandan gözlerindeki hüzün bir anda silindi. Yerini mutluluk ve umut karışımı bir parlama aldı. "Penceremin önüne geldiğinde ben de safça onu bir şekilde kendime çektiğimi düşünmüştüm. Meğer yolunu kaybetmiş" diye mırıldandı adam. "İsterseniz buyrun bana gidelim. Eğer Pamuk ise ben de en az sizin kadar mutlu olurum." Kadın neredeyse yazarın boynuna sarılacak kadar sevincini belli etmişti. Marketten apar topar çıkarak eve doğru yürümeye başladılar. Kadın heyecanla "Afedersiniz kendimi telaştan tanıtamadım, ben Hülya". O hüzünlü, mutsuz görüntüsü bir anda kaybolmuş yerine umut dolu, çocuksu ve heyecan dolu bir genç kadın gelmişti. O da elini uzattı: "Merhaba ben de Sabahattin, dostlarım bana kısaca Sebo derler". Kadın gülümsedi: "Ben yine de size Sabahattin Bey demeyi tercih ederim". İkisi de mahçup bir şekilde gülüştüler ve yokuş yukarı çıkmaya koyuldular. Ev uzaktan yavaş yavaş görünmeye başlamıştı.

Camda kediyi görmesiyle sevinçten havalara uçan kadın, yazarın boynuna sarıldı. Bu kedi kesinlikle Pamuk' tu. Onu nerede görse tanırdı. Adam mahçup bir tavırla öylece kalakaldı. Genç kadın sevinçten ne yaptığını bilmez halde gözyaşlarına boğulmuştu. Adamsa her şeyi bir yana bırakmış kadının mutluluğuna, sevinirken gözlerinin küçülüp adeta birer çizgiye dönüşmesine, saçlarının buklelerine, siyahlığına yani yüzünün her detayına odaklanmıştı. Böyle güzel bir kadın yalnız olabilir miydi acaba? Soru işaretleri birer birer belirmeye başladı; acaba bir sevgilisi var mıydı? Eğer varsa hemen gizemli daktilonun başına geçer, bir cümle yazarak onu yok ederim diye düşündü. Kendi söylediklerine gülerken kadının neşesine de ortak oldu. Merdivenlerden çıkarken kedinin kapı arkasından miyavlamaları onları daha da heyecanlandırmıştı. Kapının açılmasıyla Pamuğun genç kadının kucağına atlaması bir oldu. Artık kedinin gerçek sahibi belliydi.

Antika daktilo yazarın içindeki yazma becerilerinin yeniden ortaya çıkmasını sağlamıştı. Ama en önemlisi bir şekilde onu heyecanlı ve tutkulu bir maceranın ortasına sürüklemişti. Haftaya finalde yazarımız daktiloyu ya iade edecek ya da satın alacak. Bence kesin satın alır diye düşünüyorum.

Haftaya blog yazımı her zamanki yerde ve zamanda bekleyelim görelim.

İyi bir haftasonu dilerim.

Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.
Bir sonraki Blog Yazım için kalan süre:

-21Gün 00Saat -14Dk -45Sn
Emoji Tepkileri
Blog yazıma emoji ile tepki verebilirsiniz
Blog Listem

Bu gönderiyi paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir