Başkalarından yansımalar ve bizdeki kırınımları..
Yazmak, içinden geldiği gibi…
Uzun süredir herkesin bir dönem içinden geldiği gibi ben de kafamdan geçenleri, okuyup da çevremdekiler ile paylaşmak istediğim şeyleri kaleme almak ve yazıya dökmek istiyordum. Bugün, yani Ocak 2020 itibariyle bunu düşünceden aksiyona çevirmeye karar verdim. Yazılarım tamamen kendi düşünce süzgecimden geçen duygularımı, naçizane yorumlarımı içerir. Yazdıklarımı kesinlikle kişisel ihtiyacımı karşılamak amacıyla kâğıda dökmeye çalıştım ve bir yol gösterme veya akıl verme benzeri amaçları gütmeden paylaştım. Yani “bana göre” merkezli yazdığım yazılarım beni bağlar. Çok sevdiğim bir kardeşimin söylediği gibi herkesin bilgiyi alıp kendi deneyimi ile yoğurduktan sonra topluma yansıttığı spektrum gibi ben de günlük yaşamımda bana yansıyan ışığın kırınımlarını ve bu kırınımların bende bıraktığı izleri bu satırlara döküyorum.
Kolay değil; akıldan geçeni kâğıda aktarabilmek belli bir entelektüel seviyeyi gerektiriyor. En azından ben öyle düşünüyorum. Mutlaka içten ve doğal olarak yazılan yazıların da yeri ayrı ama hem kişisel gelişimimi sürdürmek hem de manevi olarak haz almak için yazdıklarımın bana yeni kapılar açmasını, düşündürmesini, nedenden çok nasıl sorularını cevaplamasını isterim. Bu nedenle uzun süredir yazmayı kendimce erteliyordum. Bugün neden karar verdim? Entelektüel seviyem artık yazdıklarımı satırlara dökmeye mi zorladı? Kuşkusuz hayır, beklemenin artık gereksiz olduğunu düşünerek kendi becerim çerçevesinde bir başlangıç yapma kararı verdim.
Sözlükler entelektüel ifadesi için; “zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsî amaçlarına erişmekte kullanan kişi” diyor. İnsanın entelektüel seviyesini geliştirebilmesi ciddi bir emek gerektiriyormuş. İtiraf edeyim ki 40’lı yaşlarımın sonuna kadar neden, nasıl sorularına cevap aramaktansa günübirlik kaygılara ve hayatın rutinine kapılıp gittiğimi fark ettim. Ne kadar acıdır ki insan zaman ayırıp okudukça geliştirebilmesi gereken ne denli eksik yönünün olduğunu görüyor. Burada geçmişime yönelik bir itirafname hazırlamıyorum ama gerçeği de görmek gerek. Ne kadar maddi konulara yoğunlaşmışız da kendi ruhumuza, maneviyatımıza yönelik zerre kadar yatırım yapmamışız.
Benim aslında bu eksiğimi fark etmem çok eskiye dayanmıyor. Teknolojinin bizi sürekli elimizdeki ekranlara sıkıştırması, yönlendirmesi ve yazılı görüntülü medyanın niteliksiz yayınları zamanımızı elimizde çalıyor. Geçirdiğim zamanı verimli olarak kullanamadığımın bende oluşturduğu kuşku veya “telaş” çok değil birkaç yıl önce bende farkındalık yarattı. Telaş kelimesini özellikle yazdım zira etrafımdaki dostlarımın, ebeveynlerinin süreç içerisinde birer birer değişik nedenlerle aramızdan ayrılması bende belki de gittikçe obsesifleşen bir sınırlı zamanımız kaldı psikolojisini tetikledi. Sokakta, metroda sosyal çevremde benim gibi zamanını verimli değerlendirmek isteyen, manevi dünyasını beslemek isteyen birçok kişi olduğunu düşünüyorum. Bunu biraz okuyup, kafamı sağa sola çevrince, bir anlamda at gözlüğümü çıkarınca fark ettim. Pekiyi bu at gözlüğünü ne zaman taktım? Veya bu gözlük bize ne zaman takıldı?
Şöyle arkama yaslanıp ilk ve orta eğitim yıllarımı anımsaya çalıştım. Çevremde gerek ailemde gerekse okulda, mahallemde bana rol model olabilecek, farkındalığımı arttıracak kimler vardı? Hayata bir felsefi pencereden bakabilecek vizyonu nasıl kazanabilirdim? Burada geçmişi sorgulamak bana bir şey getirmeyecek ama kuşkusuz neden-sonuç ilişkisi kurmamı sağlayacak.
Pek çok kişi size en yakın beş kişinin entelektüel ortalaması olduğunuzu söylemiştir. Doğrudur. Sizdeki potansiyelin harekete dönüşmesi, içinizdeki ateşi yakması, canlandırması, harlaması ancak bir arada olduğunuz bireylerin vizyonu ile bağlantılıdır. Bu önce çekirdek ailede başlıyor. Ve sonrasında okul ve yakın çevresinde gelişiyor. Birey ne zaman varlığını ve bunun nedenini sorgular? Bu farkındalığın dahi oluşması için bazı altyapı taşlarına ihtiyaç duyar. Bu taşlardan biri veya birkaçı eksik ise insanın kendini bilmesi ile ilgili farkındalığın oluşması ne yazık ki zaman alabiliyor. Geçmişte çekirdek ailemizde sorduğumuz “Anne, baba; ben dünyaya nasıl geldim?” sorusuna alınan ilk cevap ile başlayan sorgulama ilerleyen yıllarda yerini “Ben niye varım? Varlığımın anlamı nedir?” sorularına evirilecektir. Ama daha toplum içine tam olarak entegre olamadan aile içinde dahi bu sorulara net cevap bulamayan çocuk ileride rastlayacağı soru işaretlerini nasıl cevaplayacaktır? Okulda mı? Yoksa ailesi dışında yaklaştığı çevrelerde mi aldığı geri bildirimler ile sorularına cevap bulacaktır? Günümüzde çocuk-ergen aşamasından üniversite yıllarına uzanan süreçte ailenin dışında çocuklarımızı istediği yöne yönlendirebilen toplumsal örgütler yok mudur? Tarikatlar, dergahlar, yurtlar, örgütler bu eksiği kendi yolları ile mutlaka kapatmakta. Ben kendi adıma kısmen şanslıyım zira ailemde bulamadığım cevapları gençlik yıllarımda dahil olduğum spor ortamında bulmaya, eksiklerimi tamamlamaya çalıştım. Kısmen beni yanlış yönlendirebilecek mecralardan uzak kalsam da entelektüel açıdan zerre kadar yol alamadığımı da itiraf etmeliyim. Gözlük takana dahi, kampta, seyahatte kitap okuyana profesör lakabı takılabilecek bir entelektüel seviyedeydi futbol sahaları. Bugün de değişen bir şey yok. Bunun için bir pazar gecesi bir- iki adet spor programını TV’de zaplamak yeterlidir diye düşünüyorum. Bu nedenle ülkemizde entelektüel çevreler tarafından bakıldığında futbol sahaları, ortamları, stadyumlar kişisel farkındalığınızı verimli olarak geliştirebileceğiniz yerler değildir. Aslında yıllarca spora emek vermiş biri olarak böyle kesin ve suçlayıcı bir ifade kullanmak beni rahatsız etmiyor değil. Kuşkusuz akademisyen ve sorgulayan insanlar da var ve onlar bu ortamı çekilebilir kılıyor. Ama sosyal örgütlerin dışında toplumumuzu yönlendirebilecek hangi kurum verimli çalışıyor?
Sosyal örgütler hedefleri doğrultusunda geçmişten gelen öğretilerini taraflı olarak bireylere dikte ettiriyorlar. Karşıt sese ve görüşe pek de sempatik bakılmadığı herkesçe bilinen bu ortamlarda içten görüşünüzü açıklamanız kısa süre içinde sizi bir karakoyun haline getirebilir. Halbuki insan düşündüğünü kardeşçe ve tolerans sahibi bir ortamda paylaşamaz mı? Evet paylaşabilir. Sosyal devlet, hak hukuk, özgürlük kavramları tam da bunu ifade eder. Öyleyse bireyin sosyalleşip özgürce görüş bildirebileceği ortamı yaratmak öncelikli olarak aile olsa da devamında devletin bir görevidir. Nasıl çocuk sorduğu sorulara ailesinde cevap bulamazsa elbet birine soracağı gibi birey de sorularının cevabını bulacağı bir mecraya mutlaka yönlenecektir. Ben Grigory Petrov’un “Beyaz zambaklar ülkesinde” kitabının her ilk-orta öğretim okulunda mecburi okutulmasını isterdim. Finlandiya’nın hikayesini barındıran kitapta, etrafındaki Rus ve İskandinav baskılarından kurtulup kendi ayakları üzerinde durabilmek adına geleceğini imar etmek için önce toplumda temel eğitime önem verdiğinin altı kalınca çizilmiştir. Zira ülkemizin kurucusu Gazi M.K. Atatürk de bundan oldukça etkilenmiş ve kalkınmanın ilk adımlarını eğitime ve kültüre yaptığı yatırımlar ile başlatmıştır.
Ailenin ve sonrasında devletin bıraktığı boşluklar süreç içinde birileri tarafından bir şekilde doldurulacaktır. Tarikatlar, dergahlar, yurtlar, örgütler. Aslında bu kavramlara geçmişte öcü gibi bakardım. Ama bugün en azından bireylerine bir hayat görüşü veya başlangıç noktası verebilmesi açısından kısmen iş gördüğünü düşünüyorum. Ama bir şartla… Zira insan düşünen, yargılayan bir varlık. Kör cahil bir şekilde verilenleri yargılamadan, mantık süzgecinden geçirmeden özümsemek, içselleştirmek düşünen insanın fıtratı değildir. Zira benim hayat görüşümde doğmalara kayıtsız-şartsız bağlanmak “düşünen” insanın doğasına ters bir yaklaşımdır. Yani belli bir görüşü benimseyen biri eğer karşıt görüşler ve düşünceler hakkında kendinde bir bilgi birikimini oluşturmazsa entelektüel seviyesini geliştirme şansı yoktur. Bu da ancak okuyarak, sorarak ve araştırarak olabilir. Taktığı at gözlüğü ile sadece burnunun dikine, dogmalarına bağlı, sorgulamadan hareket eder ki bu gerçekten öncelikle kendisi, dolayısıyla toplum için de tehlikelidir. Günümüzde bu tip insanların tıpkı bir savaş silahı gibi kullanılabildiğini açıkça görebiliyoruz.
Yakın zamanda okuduğum bir yazıda insanın öncelikle kendini bilmesi, sonrasında bunu tam olarak idrak etmesi ve sonucunda aksiyona geçmesi yani uygulamaya koyması aşamalarından bahsediliyordu. Örneklersek; kendine ve çevresine saygı göstermek için birey önce kendini toplumda doğru konumlandırmalı ve çevresindeki insanlara hatta tüm canlılara karşı duruşunu gözden geçirmelidir. Ancak bu durumda mevcut durumu modelleyebilir ve ulaşılması gereken hedefi belirleyebilir. Buna idrak süreci diyebiliriz. Sonrası ise kendimizdeki potansiyeli ortaya çıkarmak için doğru adımları atmak kalıyor. Bu ancak farkındalığı olan bireyler için geçerlidir. Değişim zordur. Ama farkındalık ve planlama değişimin ilk adımlarıdır. Değişim cesaret gerektirir, rutinin dışına çıkmayı, kemikleşmiş alışkanlıkları kırmayı gerektirir. Daha da açmak gerekirse değişim; mevcut yaptıklarımızı tekrar ederek yapabileceğimiz bir işlem değildir. Özde değişmek, değişimi kabullenmek gerekir. Ancak bu şekilde insan hedeflerine doğru gerçekçi adımlar atabilir. “Değişim” de bir başka yazımın konusu olsun diyerek giriş yazımı tamamlamak istiyorum.
Benim yansıttıklarımdan da yeni kırınımlar oluşturabilecek birileri olur ümidiyle…
Comments (3)
I translated into english and impressed, regards
Yes, me too 🙂
Looks nice, congrats..