Daktilo Bölüm 1

Daktilo Bölüm 1

Peşi sıra gizem getiren antika daktilo

Öylesine bir şeyler yazmak yazar için antrenman gibidir. Tempoyu bir yakaladın mı yazdıkça yazası gelir insanın. Tabii ki okuyan için de yazılanların bir şey ifade etmesi lazım. Buna fazlaca takmayan yazarlar da var. Kendi hayal dünyasında, fikir denizinde ufuklara açılıp, "okur şunu düşünsün, bunu hayal etsin" kaygılarından uzak yazılar yazanlar. Ben ne yazık ki böyle biri değilim. Aslında böyle bir yazar değilim diyecektim ama bir kaç tane kitabım olsa da halen kendim için oldum diyemiyorum. Her geçen gün yazdıkça, yazdıklarımı tekrar tekrar okudukça bir şeylerin olumlu yönde değiştiğini hissediyorum. Daha önceki yazılarımdan birinde Haldun Taner'in Ferhan Şensoy'a her gün bir şeyler yazmasını salık verdiğini söylemiştim. Eğer yazıyorsan her gün daktilonu önüne alıp çalışacaksın. Ama vapuru yakalamak için iskeleye koşan bir kadını ama havada uçuşan martıları... Ben de bazen konu sıkıntısına girince bir süre düşüncelerimi tabiri caizse nadasa bırakıyorum. Ama herhalde ustaların bakışıyla bu doğru değil. Yazmak, yazmak ve de yazmak lazım her daim.

İşte böyle uzun uzun düşünürken bir yazarın başından geçen hikayeyi kurguladım. Bakalım beğenecek misiniz?

Evin içinde bir o yöne, bir bu yöne yürüyordu. Günün yoğun gündemi TV'deki bültenlerde akarken onun düşüncesi güzel bir konu yakalamak ve o konu üzerinden kağıda bir şeyler aktarmaktı. Ama beyni adeta durmuştu. Pencerenin önüne dikilip çöp kutularının üzerinde yiyecek arayan kedilere baktı. "Yok böyle olmayacak" dedi kendi kendine. Böyle ev içinde, adeta hapishane voltası atar gibi dolaşmaktansa ceketini alıp kendini dışarı attı.

Yürüyor bir yandan düşünüyordu. Ne kadar zamandır yazmamış, daha doğrusu yazacak bir şey bulamamıştı. Kafası sürekli borç-harç, ödemeler ve harcamalar üzerine çalışıyordu. Bir roman veya hikaye yazacaksa yazar sadece konusuna mı odaklanmalıydı? Sonra durdu ve düşündü. En iyi yazılarını hep düşünceli ve karamsar olduğu zamanlarda yazdığını hatırladı. Belki de yazarlar acılardan sıkıntılardan daha fazla besleniyorlardı.

Yokuş aşağı yürürken nereye gideceğini düşünmeye başladı. Ne derneğe, ne de deniz kenarına gidecek havasında değildi. Biraz kafa dağıtacağı, kendine zaman ayıracağı bir yere gitmeliydi. Saatine baktı, saat: 13:17. Daha ancak öğle olmuştu. Sonra günlerden Salı olduğunu düşününce semtteki bit pazarı aklına geldi. Şuraya bir göz atayım diyerek adımlarını hızlandırdı. Kimbilir, pazarda belki de ilginç bir şeyler yakalayabilirdi.

Pazara yaklaştıkça ara sokaklar da dahil olmak üzere gözünün önünde bir insan seli oluşmaya başladı. Bit pazarı yine dopdoluydu. Son zamanlarda insanlar geçim zorluğu yaşadıklarından bit pazarlarını artık antika veya retrodan çok kılık kıyafet pazarına dönüştürmeye başlamışlardı. İnsan çamaşırlarını bile bit pazarından mı alır? Ama alıyorlardı işte...

Öyle etrafına bakınarak dolaşırken bir tezgahın önünde duraladı. Tezgahtaki ürünlerin hepsi antika veya en azından yakın dönem retro materyallerdi. Adamın önündeki eski daktiloya gözü takıldı. İçinden "Daktilo mu kaldı?" düşüncesi geçmişti ki tezgahtaki yaşlı adam sanki onun düşüncesini okurcasına "Evet hala daktilo kullanan çok yazar var" diyerek daktiloya yöneldi. Adamın yüzündeki babacan ifade, sesindeki yakınlık onu etkiledi. Kimbilir nasıl bir hikayesi vardı bu adamın? Tezgaha göz atarken "Oldukça eski görünüyor" dedi daktilo için. "Evet sanırım 60 lardan kalma bir Alman Triumph Gabriele" dedi satıcı. Üzerine takılı olan kağıda bir kaç tuşa basarak bir şeyler yazdı: "Bak görüyor musun tuşların sesi bile bambaşka.." Yazar masaya doğru eğilerek daktilonun tuşlarına şöyle bir baktı. Bazı tuşların üzerindeki harfler silinmeye yüz tutmuş olsa da gayet güzel çalışıyordu. Birkaç tuşa öylece bastı, tuşların sesini dinledi. Sonra adama doğru dönerek "Ne özelliği var ki bu daktilonun?" diye kendisinin de inanmadığı bir samimiyette sordu. Adam yine babacan bir tavırla; "Bu daktilo 65 yıldır neler yazmıştır kimbilir hiç düşündün mü? Bunca yılı aşıp bu günlere kadar sapasağlam gelebilmesi yetmez mi sence?" Sorduğu sorunun anlamsızlığını zaten sorarken hisseden adam : "Haklısın, acaba hangi yazarındı?" diye iç geçirdi. Fiyatını bile sormadan tezgahın önünden ayrılacaktı ki birden yaşadığı konu sıkıntısını hatırladı. Belki de bu daktiloyu önüne çekip bir şeyler düşünebilirdi. Denize doğru bakarken çayını yudumlar ve tuşların ahenkli sesine kendisini bırakabilirdi. Yaşlı adama dönerek "Fiyatı ne kadar?" diye sordu. Öyle ya; bu parasızlıkta bir de daktilo fantazisine kısıtlı bütçesini harcayamazdı. Yaşlı adam yazarın gözlerinin içine bakarak "Sen bu daktiloyu al ve haftaya Salı gününe kadar dene. Beğenirsen ben yine burada olacağım o zaman fiyatını kendin belirlersin". Adamın bu zamanda böyle bir davranış göstermesi yazara garip geldi. İnsanlar üç kuruşun hesabını yaparken böyle bir daktiloyu hiç tanımadığı birine emaneten bile vermesi... Daha ağzını açıp cevaplayacaktı ki adam devam etti: "Anlıyorum neden şimdi bana güvendi bu adam diyorsun. Böyle düşünmekte de haklısın. Kendimce nedenlerim var. Bu daktilo gerçekten onu hakkıyla kullanacak bir yazarın elinde olmalı. Sen de düzgün birine benziyorsun. Fikrimi değiştirmeden al ve haftaya tekrar görüşelim" .

Ne diyeceğini bilemeyen adam daktiloyu kucakladı. Bir yandan da yaşlı adama ismini ve cep telefonunu vermeye çalışıyordu. Adam "Bunlara gerek yok. Haftaya gel konuşalım" diyerek adamı uğurladı. Öylesine gezerim diye geldiği pazardan kucağında bir antika daktilo ile eve dönüyordu. Ne kadar da garipti. Böyle iyi insanların halen var olabileceklerine ihtimal vermezdi. O tezgahta kendi otursa kimseye veresiye bir şey satmazdı. Ne yazık ki artık hayat böyle. Kimse kimseye bir menfaati olmadan iyilik yapmıyor. Bu düşünceler içinde deniz kenarında bir çay bahçesi önünde durdu. Kısa bir mola vermeye karar verdi. Elinde daktilo ile yokuş çıkmak zor olacaktı. Bir çay molası iyi gider diye düşündü ve hemen bir çay söyledi. Masanın ortasına koyduğu daktiloyu yavaş yavaş kurcalamaya başladı. Şöyle sağa sola çekerek masada düzgün şekilde konumlandırdı. Başını kaldırıp havaya doğru baktı. Hava adeta patladı patlayacak, rüzgarlı ve soğuktu.Takılı kağıt üzerine "Bugün hava çok güzel her yer günlük güneşlik" yazdı. Gelen çayı yudumlarken başının üzerindeki bulutların yavaş yavaş dağılmaya başladığını hissetti. Ve dağılan bulutların arasında güneş kendini göstermeye başladı. Kendi kendine gülmeye başladı: "Bak ben yazdım diye bulutlar dağılıp güneş ortaya çıktı!". Masaları temizleyen çaycı bunu duyunca seslendi: "Abi rüzgar da çok sert esiyor. Biraz kesilirse çok iyi olurdu. Onu da yaz o zaman". İkisi de gülüştüler. Adam çay bardaklarını toplamaya devam ederken bir muziplik yapıp "Sanki hiç rüzgar esmiyordu" şeklinde bir satır daha yazmış bulundu. Noktayı koyar koymaz rüzgar aniden kesildi ve gökte artık neredeyse görünür bir bulut kalmamış ve güneş çıkmıştı.

"Yok artık" dedi kendi kendine. Çay bardağı elinde öylece kalmıştı ve olan biteni anlamaya çalışıyordu. Ben dedim diye olacak değil ya diyerek bir satır daha ekledi yazısına: "Gökyüzündeki martılar kendi dillerinde şarkılar söylerken birden vapurun düdüğüyle kaçışmaya başladılar". Zaten havada martılar uçuşuyordu ama yazmasıyla beraber hepsi bir ağızdan ötmeye ve çılgınca sesler çıkarmaya başladılar. Martıların sesini aniden uzaktan geçen bir vapurun keskin düdüğü kesti. Hepsi ters yöne doğru uçarak kaçıştılar. Adeta taş kesilip öylece kalakalmıştı. Ne yazıyorsa gerçekleşiyordu. Bir daktiloya bir de yazdığı kağıda baktı. Günlerdir yazacak bir konu peşinde koşarken kendisini çok garip bir konunun odağında buluvermişti.

Çaycı işleriyle uğraşırken şakayla karışık adama doğru seslendi: "Yazar abim kalemine sağlık ne kadar güzel bir hava oldu böyle". Adam bu şakaya cevap vermedi. Halen yaşadığı olayın şokunu atlatmaya çalışıyordu. Çay parasını bardağın altına sıkıştırıp kalktı. Bir yandan yokuşu çıkarken bir yandan da daktilonun beraberinde getirdiği hikayesine yoğunlaştı. Acaba kimindi bu daktilo? Hangi yazarlar kullanmıştı? Pazardaki yaşlı adam ne kadar gizemli görünüyordu. Orada daha çok daktilo ile ilgilendiğinden adamı pek baştan aşağı incelememişti. Ama tavır ve davranışlarından tecrübeli ve görmüş-geçirmiş biri olduğu besbelliydi. Hani derler ya insan sarrafıdır diye, aynen öyle bir adamdı. Zira daktiloyu emanet verdiği bu adam üç kuruşluk su parasını ödeyemediğinde borcundan uykusu kaçan, hassas bir tipti. Böyle bir daktilonun bedelini ödemeden bir hafta bile kullanması yazarın uykusuz kalması için yeter de artardı. İçten bir minnet duydu adama. İhtiyacı olmasa da sırf bu güvenden dolayı daktiloyu satın alası geldi. Kullanmasa da, yazmayı beceremese de artık bunu satın alırım diye düşündü.

Daktilo çok ağırdı. Evinin önüne kadar zorlansa da bir şekilde geldi. Kapıda şöyle bir nefeslendi. Merdivenleri çabucak çıkarak kapıyı açması ve çalışma odasına ulaşması bir oldu. Hemen masanın üzerindeki her şeyi koluyla yatağına doğru sürükleyerek yer açtı. Artık masada daktilo göreve hazır bir şekilde durabilirdi. Sağını solunu çekiştirerek onu masa üzerinde iyice konumlandırdı ve hala üzerinde duran kağıda; "Yazarımız eve gelir gelmez bir çay demledi" yazdı. İçeriden çayın taze kokusu bir anda eve yayılmaya başladı. Hemen ayağa kalktı ve mutfağa koştu. Demlikten çıkan buhar mutfak camını buğulandırmaya başlamıştı bile. Evet yine olmuştu. Ne yazarsa gerçeğe dönüşüyordu.

Demli çayı ince belli bardağına doldurdu. Yanına bir kaç tane bisküvi koyarak çalışma odasına döndü. Ayakta bir süre daktiloya baktı. Üzerindeki tembellik ve bıkkınlık bir anda gidivermişti. Sandalyesine oturdu ve daktiloya yeni bir kağıt taktı. Yazmaya başladı.

Bakalım yazarımız bu gizemli daktilo ile neler yazacak, nasıl deneyimler yaşayacak? Bu soruların cevabı için haftaya Cuma saat:19:00'u beklemeniz gerekiyor.

İyi bir haftasonu dilerim.

Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.
Bir sonraki Blog Yazım için kalan süre:

-28Gün 00Saat -15Dk -39Sn
Emoji Tepkileri
Blog yazıma emoji ile tepki verebilirsiniz
Blog Listem

Bu gönderiyi paylaş

Comments (4)

  • Hüdayet petin cevap

    Bence yazar yani sen çok şeyler üretiğin daktilona vefa borcunu ödemek için bu anılarını kağıda döküyorsun ama iyi bir başlangıç yaparak konuya girdin her hafta bir anını hikayeye dökmeni sabırsızlıkla bekleyeceğim teşekkür ederim yüreğine sağlık

    27 Şubat 2026 , 21:12
    • admin cevap

      Bakalım hikaye ne yöne evrilecek? Hafta sonu tartışırız abi

      27 Şubat 2026 , 22:32
  • Şenol yüksel cevap

    Bit pazarında dolaşan adam sensin çayın kokusu ve camdaki buhar da Cafe mavi Bu da reklam olsun iyi ki varsın

    27 Şubat 2026 , 22:08
    • admin cevap

      Bit pazarında dolaşıyorum ama o yazar ben değilim. O İstanbul’da ben burada.. Cafe Mavi’nin demli çayını içmek için İzmir’e gelmeli.

      27 Şubat 2026 , 22:34

Şenol yüksel için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir