Biz cahil miyiz yoksa tembel mi?

Biz cahil miyiz yoksa tembel mi?

Nerede o eski öğretmenler?

Aslında edebiyata ilgim neredeyse liseye kadar hiç yoktu. Ama bugün geçmişime üç tane kitap sığdırdığımı düşündükçe kendi kendime yıllar geçtikçe açıldım herhalde diyorum.

Yeni jenerasyonun gelişiminde en motive edici unsurun aileden sonra okuldaki öğretmenleri olduğunu söyleyebilirim. Hatta bazı durumlarda öğretmen rol model olarak annenin veya babanın bile yerini alabiliyor. Size Anadolu’nun dört bir köşesinden anne veya baba figürü taşıyan birçok anı, hikâye örnek verebilirim. Geçtiğimiz günlerde çocukluğumuzun geçtiği İzmir Mustafa Necatibey İlkokulu tayfasıyla bir araya geldik. Çok sık olmasa da zaman zaman bir araya geliyoruz. Hemen hepsi benden birkaç yaş büyük abilerimin olduğu grupta laf her sene olduğu gibi dönüp dolaşıp öğretmenlerimize kadar geliyor. Şimdilerde satrançta gençlerimize yol gösteren beden eğitimi öğretmeni Aşkın (TAŞAN) abim Eşrefpaşa Lisesi günlerinde ve DEÜ Buca Spor Okulu dönemlerinde babam Sabri (DOST) hocanın ona ne denli büyük bir rol model olduğunu anlatmıştı. Onunla öğretmenin hayatımıza ne denli etkin şekilde dokunduğunu konuşmuştuk.

Hepimizin okul hayatında kuşkusuz kendine rol model olarak seçtiği öğretmenleri vardır. Benim çocukluğum hep okul koridorlarında ve babamın peşinde geçtiği için çoğu öğretmenim küçüklüğümde amca, teyze diye seslendiğim kişilerdi. Sonralarda hepsi benim birer öğretmenim oldu. Çoğu zaman Alper olarak değil Sabri hocanın oğlu olarak hatırlandım. Şimdi hepsinin isimlerini tek tek yazmaya kalksam mutlaka hatırlayamadığım isimler olacak ve mahcup olacağım. Ama yine de birkaçının ismini özellikle anmak istiyorum.

Bende edebiyat ve Türkçe dersleri özelinde iz bırakan öğretmenim kuşkusuz Sevgi Tetik öğretmenimdi. Ayrıca Nezih (Sepetoğlu) hocamın da bende izleri derindir. O dönemlerde bizi öğretmenlerimize bağlayan ana neden hem uzman oldukları derslerine hem de bizlere gösterdiği itina ve özendi. Birey olarak her birimize sevgi ile dokunduklarını ve okumaya olan ilgimize saygı gösterdiklerini çok net anlardınız. Sevgi hocam oldukça ciddi ve yeri gelince sert ama başarı gösteren öğrencilerini görünce bir o kadar sevecendi. Ben başarısız olup öğretmenlerimin emeklerine karşılık verememenin üzgünlüğünü, baskısını yaşamaktansa daha çok çalışmayı tercih ederdim. Sevgi ve Nezih hocalarımızın yanında ortaokul sıralarında bir türlü sevemediğim İngilizceyi bana sevdiren Hale (Arıcan) hocamı unutamam.

Seneler geçti. Bugün halen bir yazı yazdığımda geriye dönüp editlemek için ciddi emek harcarım. Bağlaç olan de, da, ki gibi detaylara ve Türkçenin düzgün kullanımına yönelik hassasiyetimi her zaman korurum. Dostlarım da bu kıllığımı iyi bilir. Bir yandan da elimden geldiğince etrafımda rastladığım yanlışları obsesif bir bakış açısı olduğunu düşündürmeden düzeltmeye çalışırım. Gün geçmiyor ki bir sosyal medya paylaşımında veya TV’de kayan yazılar içinde Türkçeye baltayla girilmiş bir cümle görmeyeyim, hemen çileden çıkıyorum.

Herkez, çoçuk, bağzı ve niceleri… İnanamıyorum bazıları c ve ç harflerini ayırt etmekten aciz. Sosyal medyada arkadaşlarım arasında çocuk yerine çoçuk yazan var. Özellikle denedim; bazı kelimeleri Word yanlış yazmamı engelledi. Buna rağmen her gün eğitimlisi veya cahilin aynı kelimeleri basında, sosyal medyada veya başka mecralarda yanlış kullandığını görüyoruz. Şimdi bunlara bakıp da “tek sorunumuz bu olsa keşke” diyenler olabilir. Sorunumuz sadece herkez, çcçuk kelimelerinin yanlış yazılışı tabii ki değil. Ana sorunumuz cahillik, kültürsüzlük veya özensizlik. Dilimiz de kültürümüzün bir parçası olduğuna göre sahip çıkılması ve yanlış kullanımında rahatsız olunması gerekmez mi?  Nasıl gelenek, görenek ve ananelerimiz birer birer tarihe karışıyor, dilimiz de yalan yanlış ve uyduruk kelimelerle, özellikle sosyal medya üzerinden gelen yabancı kökenli kelimelerle işgal atında. Çoğu zaman bunu söyleyen veya yazanın bile anlamını tam olarak bilmediği kelimler her gün bir yerde karşımıza çıkıveriyor.    

İlk kitabımı yazdığımda yayınevim bir editör hizmeti isteyip istemediğimi sormuştu. Ben de yazarlar için; adam kitap yazmış buna neden ihtiyaç duysun ki diye düşünmüştüm. Zaman içinde bazı yazarların dilbilgisiyle veya gramerle alakalarının olmadığını görünce, duyunca sadece cahilliğin veya dikkatsizliğin buna neden olmadığını bunun yanında dilimize özen göstermemenin ve bu konuyu ciddiye almamanın da ön planda olduğunu gördüm. Yazarken bu denli bariz hatalar yapmanın mantıklı bir açıklaması olmalı…

Bu yazımı yazarken yanlış yazımın bir nedeninin de sağlık kökenli olduğunu öğrendim. Uzmanlar yanlış yazımın bir nedeninin de Disgrafi olduğunu söylüyor. Disgrafi, çoğunlukla okunaksız yazma, yazıyı tamamlamasının normalin çok üstünde zaman alması veya büyük çaba gerektirmesi ile karakterize edilen el ile yazma yeteneğindeki bozukluktur. Dikkat eksikliği bulunan kişilerde disgrafi yaygın olarak görülür. Bu kişiler fiziksel yazma eylemiyle ilgili sorunlardan düşüncelerini yazılı kelimelere çevirmeyle ilgili çeşitli sorunlar yaşayabilir. Disgrafi, yazma stratejilerinin öğrenilmesiyle beraber müdahale edilerek iyileştirilebilir. (bkz: disgrafi nedir?)

Özetle; eğer sağlıkla ilgili bir problem yoksa yazım hataları daha çok eğitimsizlikten, dikkatsiz ve özensiz yazımdan kaynaklanıyor. Dikkat, özen ve yaptığın işe saygı gibi ayırt edici özellikler ilköğretimdeki sıralardan geliyor. Belki de bunları bize kalıcı bir şekilde aşılayan kişiler; öğretmenlerimiz…

Ne yazık ki artık bir önceki blog yazımda da belirttiğim gibi köy enstitülerinden çıkmış idealist öğretmenler yok. Yerlerinde sadece ayı çıkarmaya çalışan bir devlet memuru var. O memur da – idealistleri bir kenara bırakırsak- hiçbir mühendislik, tıp ve benzeri fakültelere kapağı atamayan, “Bari öğretmen ol, polis ol” diye yönlendirilen bir dönemin jenerasyonu. Ben bizzat hiçbir yerde istihdam edilememiş olduğu halde son seçenek olarak öğretmen olan birçok kişi tanıyorum. Sonra çocuklarımızı bu kişilere eğitmesi için emanet ettik. Ve geldiğimiz nokta işte ortada! Bu konuyu bir başka blog yazımda paylaşacağım.

Günün ana konusu ideallerimize ışık tutan öğretmenlerimiz ve bizde bıraktıkları izlerdi. Gördüğümüz her güzellikte onların payı büyük. Atatürk’e de ilham kaynağı olmuş Snellman’ın “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını okursanız öğretmenin bir ülkeye katacaklarının seviyesini daha iyi anlayabilirsiniz. Bunu Snellman, Mustafa Kemal gibi dehalar yüzyıllar öncesinde görebildikleri halde biz bugün neden önümüzdeki on yılı bile net göremiyoruz? Kendimize defalarca sormamız lazım…

İyi bir hafta dilerim                

Bu gönderiyi paylaş

Comments (3)

  • M. Aşkın TAŞAN cevap

    Yazını ve düşüncelerini harika buldum. Kırk yıl da düşünsem bu satırlarda yer alacağım hiç aklıma gelmezdi. Aklın ve kaleminle bin yaşa Alper.

    18 Ağustos 2025 , 18:16
  • Haldun cevap

    Eline sağlık Alper,katılırım.

    18 Ağustos 2025 , 18:25
  • Özgur Başkaya cevap

    Harika bir yazı olmuş sevgili Alper. Çok önemli bir konuya hassas bir şekilde yaklaşmışsın. Tebrik ederim. Köy enstitülü anne ve babanın çocuğu olarak ben de bugün gelinen noktadan çok rahatsızım. İnşallah bu kötüye gidiş yakın bir zamanda yavaşlar. Bu ancak senin gibi duyarlı vatandaşlar sayesinde olabilir; ve senin gibilerin eğittiği çocuklar sayesinde…

    29 Ağustos 2025 , 22:49

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir