Devamlı Müşteri

Devamlı Müşteri

Bu müşteriyi tanıyorum ama adı neydi?

Geçmişteki anılarıma göz attığıma aklıma ister istemez hep Büyük Tarabya Otelindeki çalışma günlerim geliyor. Hizmet sektörü birebir diyalogları gerektirdiği için sürekli bir maceranın içindesinizdir. Talepler, istekler, müşterilerde ayrıcalık beklentisi hiç bitmez. Herkes değerli olduğunun hissetirilmesini bekler. Öyle ya; bu hizmete dünyanın parasını ödeyince insan ayrıcalıklı olduğunu hissetmek istiyor. Bu durum da beraberinde birçok komik veya ders alınası anıyı beraberinde getiriyor. Önceki haftalarda oteldeki anılarımdan bazılarını sizinle paylaşmıştım. Bugün aslında hikayelerimi bir kitapta toplarsam içine başta koyacağım bir anımı paylaşacağım. Yani diğer adıyla bir durum hikayesi.

Yıl 1991 yer Büyük Tarabya Oteli, günlerden Cuma...

Devamlı Müşteri

Saat gece yarısına yaklaştıkça otelde yoğunluk azalacağına artıyordu. Önünde yığılı duran giriş kayıtlara dalıp gitmişti. Her zamanki gibi en yoğun günlerden biri olan cuma gecesi vardiyasında tek başına kalmıştı. Aslında resepsiyonda sürekli iki görevlinin olması bilindik bir uygulamaydı fakat personel sayısındaki yetersizlik nedeniyle herhangi biri haftalık izine çıkınca vardiya tablosu alt üst oluyordu. Ve ne yazık ki böyle sıkıntılı mesailer hep Mesut’a denk geliyordu.

Koskoca 268 odalı oteli tek başına yönetmek kolay değildi. Giriş yapanlar, çıkış yapanlar, rezervasyonla gelenler, rezervasyonsuz “kıramayacağınız” "hatırlı" kişiler aracılığıyla gelenler derken vardiyanın nasıl geçtiğini anlayamazdınız.

Mesut aslında yüksek tahsili olan biri değildi. Liseyi dahi bitirip bitirmediği şaibeliydi. Otele yıllar önce bir şekilde ofis görevlisi statüsünden girmiş, zaman içinde personel eksikliğinden faydalanarak resepsiyon görevine kaydırılmıştı. Süreç içinde kendisini “Otel İngilizcesi” ve birazcık çat-pat Fransızcada geliştirdi. Arada sırada gelen Arap müşterilere de kısıtlı Arapçasıyla yardımcı olmaya çalışıyordu.

Son zamanlarda otele sıkça Araplar dadanmıştı. Çoğunluğu bu oteli İstanbul’un tadını çıkarmak için değil nedense Bursa’ya gitmeden önce bir dinlenme noktası olarak kullanıyorlardı. Herhalde Osmanlılardan bu yana çok ilgilerini çekmiş olsa gerek Bursa’ya akıl almaz ölçüde ilgi gösteriyorlardı. Otel sürekli dolu olduğundan Mesut gün içinde sıkça benzer diyaloglara giriyordu:

Fi ghurfa?” (Oda var mı?)

“Mafi ghurfa, bukra inşallah” (Yok ama yarın belki...)

Önünde yığılı duran giriş kartlarını tek tek incelemeye çalışırken yorgun düşmüştü. Zira gözünden kaçan bir detay, sonrasında kaçak bir müşteri olarak maaşından kesilebilirdi. Yaz başında garanti müşteri diye avans ödemesi almadığı İranlı bir turistin üç gün kaldıktan sonra geride bıraktığı bavulundan ağır görünsün diye üç tane tuğla çıkınca artık deyim yerindeyse yoğurdu üfleyerek yiyordu.

Lobide koşuşturan çocukların çığlıkları, restorandaki programdan gelen müziğin nameleri zaten başlı başına kafasını karıştırırken birden girişte lüks bir aracın durduğunu gördü. Dikkatli bakınca aracın sürekli müşterisi Ahmet Bey’e ait olduğunu anladı. Kapıdaki valeler hemen aracı alıp otel otoparkına park edebilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Bir tanesi diğerlerinden atik davranarak adamın elinden anahtarları yüklüce bahşişle beraber kaptı. Adam yalnız başına, oldukça düşünceli bir şekilde döner kapıdan içeri girdi. Gece vardiyasındaki bitirim Belboy Cemal hemen koşarak onu kapıda karşıladı. Lobiye gelene kadar oldukça düşünceli görünen adam resepsiyon deskine kolunu dayayarak;

“Mesut bana bir oda!”

“Merhaba, hoş geldiniz Ahmet Bey”

Devamlı müşterisi Ahmet Bey’i hemen tanıyan Mesut müsait odalardan birinin anahtarını tam uzatacak iken; “Üst katlardan olsun Mesut!” Adamın ifadesi rica değil sanki emir kipindeydi. Verdiği yüklüce bahşiş ile her şeyi kolayca söyleyebileceğini düşünen tipik müşterilerdendi. Otelin yönetimi soğuk geçen kış şartları nedeniyle üst katları hizmete kapatmış, sadece otelin bazı katlarındaki odaların aktif olarak satılmasını istiyordu. Bunu bilen Mesut kibarca: “Ahmet Bey üst katlar soğuk olur. Bir süredir üst katları satmıyoruz. Size orta katlardan birinden güzel bir oda vereyim?”

Adam sanki istediğinin dışında verilen oda ona bir hakaretmiş gibi adeta gürledi: “Ya sana ne diyorum ben Mesut? Üst katlardan diyorum halen vıdı vıdı ediyorsun…”

Mesut’un eli ayağı adeta birbirine karışmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Biraz da düşük tondan: “O zaman sizi lobide 5 dakika misafir edeyim, odayı hazırlatayım” derken adamın rengi hepten kaçmıştı. Sinirle: “Ver şu anahtarları bakayım” diyerek Mesut’un elinden aldığı gibi asansöre yöneldi. Cemal ardından koşarak ona yol göstermek için asansörün düğmesine bastı. Ama adamın eliyle “Ben yolu biliyorum” şeklinde bir hareket yapınca ısrar etmeye cesaret edemedi. Asansöre binen adam yedinci kata doğru hareket etti.

Asansörün elektrik panosundan yedinci kata ulaştığını gören Mesut kendi kendine söylenerek kayıt kartlarına geri döndü. Otele gelen Ahmet Bey gibi birçok devamlı müşteri orada olduğunun kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Genelde kaçamak yapanlar eşlerine yakalanmamak için sahte isimleri tercih ediyorlardı. Çoğu acemi âşık buna dikkat etmez ve eşi santrali arayıp“Şu kişiyi bağlar mısınız?” dediğinde kolayca yakayı ele verirdi. Zira santral görevlisi önündeki isim listesinden sorumluydu. Bu yüzden resepsiyondaki üst akıl böyle dâhiyane bir çözüm üretmişti. 

Aslında tabii ki bu durum, sahte isimler legal bir uygulama değildi. Ama yıllardır resepsiyonda otele giriş yaparken hatırlı müşteriler peşinen bıraktıkları yüklü bahşişlerle bu ayrıcalığı satın alıyorlardı. Ne garip bir durumdu bu… Otelde kalan kişi: Ahmet Yılmaz, kayıt kartında yazan isim: Ali Kuş…

Mesut, Ahmet beyin takma ismini kayıt kartına yazarken not kısmına “detayları sistemimizde kayıtlıdır” notunu düşüyordu. Bu diğer çalışma arkadaşlarına şifreli bir mesajdı. Ali Kuş takma isimdir demenin diğer yoluydu.

Adam odasına çıktı. Mesut tekrar önündeki dosyalara ve günlük raporların detaylarına boğuldu. Bir yandan otelin restoran, bar, kafe kasalarından gelen hasılat ön kasada hesap edilirken bir yandan da konaklama listeleri nokta vuruşlu yazıcının çaldığı namelerle kâğıtlara dökülüyordu. Kasiyer Bayram, Belboy Cemal ve Mesut hararetli çalışma temposu ile elden geldiğince çabucak bu raporlamaları bitirmeyi hedefliyorlardı. Zira erken biterse bu onlara sabaha karşı kısa da olsa biraz uyuklama imkânı verebilirdi. Yoğun bir şekilde hesapları tutturmaya çalışırken çalan telefonun sesiyle bir anda irkildiler. Zira gece ikiden sonra telefon kolay kolay çalmazdı. Mutlaka bir sıkıntı vardı. Telefonu bıkkınlıkla açan Mesut ahizenin diğer yanındaki müşterinin emredici sesiyle kendine geldi: “Mesut bana bir kâğıt, bir kalem bir de zarf gönder!”

Arayan Ahmet Bey’di. Sesi oldukça derinden ve üzgün gelmişti. Ama yine de gerektiğince sertti. İstediklerini Belboy Cemal’in eline tutuşturan Mesut: “Hemen 724’e götür.”

Zarfı kaptığı gibi personel asansörüne yönelen Cemal verilen görevi hemen yerine getirmek için sabırsızlanıyordu. Çünkü sonunda yine bir miktar bahşişi kapacağını iyi biliyordu. Az sonra aynı asansörle lobiye indiğinde cebine attığı bahşişin miktarı suratındaki sırıtmadan net olarak anlaşılıyordu. Mesut’un yanına kadar geldi ve: “Tamam abi verdim”

Mesut pek oralı olmadı. Zaten işleri ciddi aksamıştı. Bırakın uyuklamayı, bu gidişle sabah sekizde vardiyayı bile bir sonrakine zor teslim edecekti. Konaklama raporları, oda raporları, kasa raporları derken ondan fazla raporu her gece aynı hassasiyetle hazırlıyordu. Bu raporları bilgisayar kullanıma girmeden önce yıllarca elle hazırlamıştı. Tam anlamıyla çekirdekten yetişen Mesut gibi bu işi düzgün ve detaylı bir şekilde yapan çok kişi yoktu. Çok uğraşıyordu ama görevin verdiği sorumluluk onun hoşuna gidiyordu. Gece vardiyasında resepsiyon görevlisi olan kişi gece müdürü unvanını da kazanıyordu. Gündüz ise zaten ön büro müdürü, genel müdür ve birçok birim müdürü vardı. Belki de gece vardiyasına sürekli yazılmasını sırf bu yüzden kabul ediyordu. O otelin şu anda en yüksek rütbeli amiriydi.

Raporları oldukça kolaylayan Mesut ayağa kalkıp şöyle bir gerindi. Otelin döner kapısına doğru baktığında bir bekçinin kan ter içinde koşuşturmakta olduğunu gördü. Bekçi otele doğru koşuyordu. Adeta döner kapıyı pervane gibi çevirerek içeri girdi. Bekçi yakındaki karakoldan İsmail’di. Mesut seslendi: “Ne o İsmail bu ne telaş?”     

Adam heyecan içinde ne diyeceğini bilemiyordu: “Dışarıda kan revan içinde bir adam var! Görmediniz mi? Arabanın birinin üzerinde boylu boyunca yatıyor.” Adamcağız mendili ile bir yandan terini silerken bir yandan da Cemal’den bir şişe su getirmesini eliyle işaret etti. Mesut resepsiyon bankosunun diğer tarafına kendinden beklenmeyen bir atiklikle geçerek bekçiyi de yanına aldığı gibi döner kapıdan çıktı. Az ileride son model bir aracın üzerinde gerçekten kan revan içinde bir adamın yattığını gördüler. Adamın yüzü tanınmayacak haldeydi ama Mesut bakar bakmaz onun Ahmet Bey olduğunu anladı. İyi de bu adamın arabanın üzerinde ne işi vardı?

İşin garip yanı adamın üzerine düştüğü araç kıyamadığı için valeye teslim etmeyen Ankaralı sinameki bir müşterinin lüks aracıydı. Adam valelere güvenmez, bizzat otelin önüne kendi park eder ve arada sırada balkona çıkıp yerinde olup olmadığını kontrol ederdi. Şimdi aracının deri kaplı tavanı adeta bir denizyıldızı şeklinde içine doğru çökmüştü. Ve üzerinde ölü bir adam yatmaktaydı.

Cemal ve ön kasiyer Bayram adamı görünce adeta şoka girdiler. Birisi akıl edip adamın nabzını kontrol etmeye çalışıyordu. Bu arada bekçi çoktan karakola doğru koşmaya, polisleri de olaya dâhil etmek için çağırmaya gitmişti. Bayram heyecanla bağırdı: “Nabzı atıyor, adam yaşıyor!”

Az sonra polislerle aynı anda ambulans da gelmişti. Adamı apar topar alıp en yakın hastaneye doğru yola çıktılar. Yaşaması büyük şanstı. Polisler Mesut’a döndü. Diğerleri çoktan olay yerinde uzaklaşmış işlerine dönmüştü: “Kim bu adam Mesut?”

Baştan ayağa titreme krizine girmiş Mesut adeta kekeliyordu: “Bu adam… Bu adam…”

Polis sinirlenmeye başladı: “Eee bu adam?”

Gariptir, adamın adını heyecandan unutmuştu. O heyecanla aklında ne varsa uçup gitmişti. Polis adamın ismini ısrarla sordukça Mesut kekeliyor; “Kayıt kartında Ali Kuş yazar ama...”

“Yani Ali Kuş mu adamın adı?”

“Değil de şimdi tam adını hatırlayamadım”

“Nasıl yani kardeşim adamın kaydını tutmuyor musunuz? Açın şunun kaydını bakalım!”

“Açayım da... Orada Ali Kuş yazıyor”

Polisin kafası karışmış halde resepsiyon kayıtlarına baktığında Ali Kuş isminden başka bir bilgiye ulaşamıyordu. İşin ilginç yanı adamın tam adını Mesut’tan başka bilen de yoktu. Tek hatırlayabildikleri adının Ahmet olduğuydu. Ne soyadını ne işini ne de adresini bilen yoktu. Resepsiyonu alt üst ettikleri halde hiçbir bilgiye ulaşamadılar. Gece vakti kime ulaşmaya çalıştılarsa olmadı. Sabaha karşı sorgulama tüm yoğunluğuyla karakolda devam ediyordu. Adamın odası incelenmiş ve sadece arkasında pişmanlıkla dolu bir mektup bulmuşlardı. Odada hiçbir şeye dokunmamış adeta sadece mektubu yazıp balkondan kendini boşluğa bırakmıştı. Ve aşağıdaki aracın tam üzerine düşüvermişti.

Polis mektubu açtığında acı dolu satırlarla karşılaştı. Adam babasına yazdığı mektupta ona hiçbir zaman layık olamadığını itiraf ediyordu. Her zaman ailesini mahcup ettiğini, varını yoğunu kumarda kaybettiğini ve bundan pişman olduğunu yazıyordu. Ölümünden kimseyi sorumlu tutmadığını belirterek herkesten özür diliyordu. Mektubunu Oğlun diyerek imzalamıştı.

Operasyonlar sonrasında adam yoğun bakıma alınmıştı. Vücudundaki kırıklar ve kanamalara saatler süren müdahalelerde bulunulmuştu. Yaşaması adeta mucizeydi. Ama adam koma halinde geldiği ve operasyonlar sonrası da uyutulduğu için kimliği halen belli değildi. Sadece bilinen tek detay Ahmet Bey olduğuydu. Ali Kuş takma adlı Ahmet Bey…

Karakolda sabaha karşı sorgu daha da alevlenmişti. Kimse neden takma isme ihtiyaç duyulduğunu anlayamıyordu. Hâlbuki her kayıt doğru olarak girilebilir ama santrale müşterinin gizliliği talimatı bırakılabilirdi. Ama geçmişte yaşanan beceriksizlikler onları böyle yasal olmayan bir çözüme yönlendirmişti.

Neden sonra sabah oldu. Vardiya değişiminde resepsiyona gelen Cavit ve ön büro müdürü Cihan adamın adını hatırlayınca sorun çözüldü. Ama bu durum Mesut’un işine mal olmuştu. Ayrıca hakkında resmi beyanda sahtekârlıktan dava bile açılma durumu vardı.

Yeni gün doğarken Mesut’un ilişiği apar topar kesilmişti. Resepsiyonda ortak alınan karar ile bir daha böyle bir uygulama yapılmaması konuşuldu. Ön taraftaki araç çekici üzerine yüklenirken Ankaralı müşterinin “Sizi dava edeceğim” haykırışları resepsiyondan duyuluyordu. Sigorta her şeyi karşılıyor olsa bile aracın artık orijinal bir yanı kalmamıştı. Saatler öğle saatini gösterirken otele yeni giriş yapacak rezervasyonlu müşteriler birer birer lobide birikmeye başlamıştı. Sabah görevi devir alan temizlik görevlileri ortalığı temizlerken hayat süregiden rutinine geri dönmüştü.

Olayın üzerinden dört ay kadar geçmişti. Artık bahar gelmiş hatta yavaş yavaş yazın habercisi sıcaklar rahatsızlık vermeye başlamıştı. Döner kapıdan giren müşteri ağır aksak yürüyerek yanındaki kadının omzuna attığı elindeki aracın anahtarını yanlarına gelen belboya uzattı: “Sabaha kadar yıkanmış olsun oğlum!” ve lobiye yaklaştı:

“İyi akşamlar Cavit, bana deniz manzaralı güzel bir oda lütfen”

Cavit öne eğik başını hafifçe kaldırıp seslenen kişiye doğru baktı. Şaşkınlığını gizleyemedi: “Geçmiş olsun Ahmet Bey, hoş geldiniz, tabii ki size en güzel odamızı ayarlayacağım.” Anahtarı belboy çocuğa uzatıp: “Ahmet Bey’e yardımcı olalım lütfen…” derken arkalarından bakakaldı.

Asansöre doğru yürürken Ahmet bey aniden geriye dönerek seslendi: “Cavit ben burada değilim ona göre ha! Telefon falan bağlamayın…”

Hayat devam ederken kısa süre içinde herşey unutuldu. Mesut kendine yeni bir yol çizerken Ahmet bey gönül maceralarına aynen devam etti..

İyi bir haftasonu dilerim.

Her hafta Cuma günü saat 19:00'da blog sayfamda buluşalım.
Bir sonraki Blog Yazım için kalan süre:

04Gün 14Saat 59Dk 03Sn
Emoji Tepkileri
Blog yazıma emoji ile tepki verebilirsiniz
Blog Listem

Bu gönderiyi paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir