Bugün günlerden ne? Biz ne yaşıyoruz?
Günler adeta koşturuyor.
İnsana dair şeyler hakkında ara sıra yazıyorum. Günlük yaşam, iş yaşamı ve genel konjonktür…
Aslında siyaset benim alanım değil. Hatta başarısız bir siyasi parti girişimi yaşamıştım. Hemen hatamdan döndüm. Siyasetten uzak durmaya çalışsam da olan biten beni tekrar siyasi konulara çekiyor. Dostlarımla siyasi tartışmaya girmek hiç istemedim. Zira Aristoteles ne demiş: “Sevdiklerinizle siyaset yapmayın. Siyaset dostlukları zedeler. Siyasetçiler yollarına devam eder; Siz dostlarınızı yitirmekle kalırsınız.” Bu nedenle fazla derinlere inmeden içinde bulunduğumuz anı yorumlarsak; genel portre ne yazık ki olumsuz görünüyor. İnsanın gazeteyi, dergiyi hatta televizyonu açası gelmiyor. Haber bültenlerinde tanık olduğumuz adaletsizlikleri görünce içimizdeki adalet duygusu sürekli yara alıyor. Bence kimse düşündüklerinden ve söylediklerinden dolayı ceza almamalı. Demokrasi bunu gerektiriryor.
Sosyal hayata gelince; insan ilişkileri gergin, ekonomik sıkıntılar insanları darlıyor ve geleceğin belirsiz olması, yanı başımızdaki savaş ve istikrarsızlıklar herkesi bir umutsuzluk kuyusuna itiyor. Sokağa çıktığınızda, toplu taşıma araçlarında, her nereye giderseniz yüzleri asık, gergin ve her an patlamaya hazır bir bomba gibi dolaşan insanlar görüyorsunuz. Trafikte araç kullanmak da çok farklı değil. Bir gerilim, bir kaos…

Durum böyle olunca insanın yaşama sevinci de örseleniyor. İnsanlar gıdalarına kadar ekonomi yaparken kendilerine çeki düzen vermesini bekleyemezsiniz. Ama en azından bir özbakım ve temizlik bekliyor insan. Metrolar, otobüslerde dayanılmaz bir bakımsızlık ve kir kokusu hakim. Yanınızdan geçen birinin ardında bıraktığı, havada bir bulut gibi askıda kalan bir iz gibi… Bir de sigara sorunsalı var. Aslında derinlemesine düşündüğünüzde siz de hak verirsiniz. Neden başkasının ciğerlerinden çıkan zehirli dumanı ben soluyayım? Uyarıldıkları zaman da ayrı konu. Kompleksin verdiği eziklik ile yaptıklarını perdelemek adına terbiyesizleşebiliyorlar. Düşünün sabah işyerinize ulaştınız ve asansörün kapısı kapanmadan önce bir el kapıların arasına girerek tekrar kapıların açılmasını sağladı ve içeri gayet bakımlı eli yüzü düzgün bir kadın girdi. Asansörün tuşlarına basmak için eğildiğinde ağır bir sigara kokusu içeren nefesi burnunuza geliyor. Oldu mu şimdi? Bütün puanları geri alıyorum. Bir kadın ne kadar bakımlı olursa olsun nefesi sigara kokmamalı.
Bir tek dert bu mudur? Trafikteki keşmekeş, kargaşa her yerde girilen kuyruklar ve tahammülsüz insanlar. İnsanlar zaten ekonomik sıkıntılar yaşarken bir de toplum içinde sürekli adaptasyon ve uyum sorunlarıyla uğraşıyor. Yurt dışına çıktığınızda; tabii ki uygar toplumlardan bahsediyorum, en azından toplumsal hayatın kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde yürüdüğünü görüyorsunuz. İnsanlar sabahları birbirlerini günaydın, merhaba diyerek selamlıyor. Yanınızdan geçen erkek ve ya kadın olsun arkasında mis gibi bir parfüm bulutu bırakıyor. İnsanlar mutlu olduğu için mi bakımlı acaba? Yoksa bu genlerden gelen bir şey mi? Biz bırakın kendimizi piknik için gittiğimiz yeri savaş alanı gibi bırakarak dönüyoruz. Bu kafadan öz bakım emareleri görmek bir hayal mi sizce de?

Karamsar bir ruh haliyle ve mümkün olduğunca terbiye sınırlarını zorlamadan bıkkınlıklarımı yazdım. Ben yazınca değişen bir şey olmayacak, biliyorum. Zira tek bir ümidim dahi yok, bu insanlar adam olmaz.
Herhalde eğitim kadar önemli bir davranış var ki hatırlamamız gereken; empati… Çocukken kendine yapılmasını istemediğin birşeyi başkasına yapma yaklaşımı ile büyütülmüştük. Her ne kadar o zamanlar adı empati olarak konmasa da bu yaklaşım bizzat empatiyi tanımlıyor. Dün metroda bir gencin tepesine dikilmiş yaşlı kadın ayakta kalmasının tüm acısını gençlerinin terbiyesizliğine bağladı. Herkesin duyacağı sesle abuk sabuk konuşurken bir kaç kez lafa girmemek için kendimi zor tuttum. Zira değişmiyor. Bu kadından her otobüs ve metroda var. Kendilerinde böyle davranabilmeyi bir hak gibi görüyorlar. Düşünmüyorlar kendileri bütün gün o otobüs senin bu metro benim İzmir turu atarken okuluna işine giden bu gençler nasıl bir baskı altında yaşıyor. Valla kimse kızmasın ben bu ücretsiz taşıma konusuna sıcak bakmıyorum. Sınırsız iniş-biniş hakkı nedir? Bir insanın bir gün bir gidiş bir de dönüş bilet ihtiyacı olabilir. Günün hareketli saatleri 07:00-11:00 ve akşam 16:00:20:00 arası bu kartlar geçersiz olmalı. İlla kullanacak ise 1 gidiş 1 dönüş…
Bu teyze kadar içimize dahil olan göçmen kardeşlerimiz! ise ayrı bir sorunsal. Yani sadece afgan, arap veya doğu kapılarından içeri akan göçmenlerden bahsetmiyorum. Bir de içimizdeki ingilizler var… Büyük şehirler zaten plansız göç politikaları nedeniyle kozmopolit ve şehir hayatının gerektirdiği kültüre sahip olmayan bir insan güruhunu artık kaldıramıyor. Biz zaten sınırlı kaynakları bölüşemez iken sadece doğudan değil bir sürü arap ülkesinden de düzensiz göç aldık. Gelişmiş ülkeler, Avrupa demografisini koruyabilmek için – bu göçü önlemek için – ciddi paralar ödedi. Biz ise bu paraları kasamıza bir başarıymış gibi koyduk. Ama sonra günü kurtarmak için siyasi iniş çıkışlarda bu kaynakları hovardaca harcadık, harcıyoruz.
2000’li yılların başında Avrupa’da başlayan aşırı milliyetçi yaklaşımları eleştirdik ama bir parça da olsa milliyetçi olabilseydik bunlar başımıza gelmezdi. Ne yazık ki ülkemize göç edenlerin geldiği yer ve kültürleri belli. Gittikleri yerlere kendi göçebe kültürlerini de götürüyorlar. İstisnalarını saymazsak götürdükleri getiridiklerinin yanında karşılaştırılamayacak kadar büyük… İsveç, Norveç, Danimarka gibi gelişmiş kültürlerden göç almadığımız için göçün bize getirdikleri de pozitif olmuyor.
Günlük hayat, süregelen keşmekeş, karmaşa derken bir bilinmeze doğru sürükleniyoruz. Bugün günlerden ne? Biz nereye gidiyoruz? Bu yaşadıklarımız nedir? Biz ne yaşıyoruz?
Herkese tertemiz mis gibi kokan bir hafta, sıkıntısız bir Haziran yazı dilerim.
Bir yanıt yazın